Hosgeldiniz! Anonymous
Özel Arama

Hz. Peygamber Döneminde Musiki ve Türk Din Musikisi’nde ...

Icinde NEY gecen her turlu edebi eseri gelin burada paylasalim

Hz. Peygamber Döneminde Musiki ve Türk Din Musikisi’nde ...

İleti neyhane » 09 Nis 2011, 23:12

Hz. Peygamber Döneminde Musiki ve Türk Din Musikisi’nde Hz. Peygamber

Musiki, “düşünme” özelliğinden ayrı olarak insanı diğer varlıklardan ayıran “hissiyât-ıâliyye” dediğimiz yüce hislerin başında gelir. Zira “güzel olan ve güzeli seven” Cenab-ı Allah, estetik bir duygu olan musikiyi de insanoğlunun fıtratına nakşetmiştir. İslam, fıtrî bir dindir ve insanın maddi-manevi hiçbir özelliğini reddetmez. Bu bağlamda dinimiz, istismar etmeksizin ve Cenabı Allah’ın sınırları dahilinde olmak şartıyla insanın bu ihtiyaçlarının serbest bir şekilde tatmin edilmesine izin vermektedir. Hatta bu konuda dinimiz Yüce Yaradan’ın lütfettiği bu kabiliyet ve istidatların geliştirilip olgunlaştırılmasını tavsiye etmektedir. İslam dini ne kadar fıtri ve tabii ise musiki de o kadar fıtri ve tabiidir.

İbn Sina müziği şu şekilde tarif etmektedir: “Müzik birbirleriyle uyumlu olup olmadıkları yönünden sesleri ve bu sesler arasına giren zaman sürelerini, bir melodinin nasıl kompoze edildiğinin bilinmesi amacıyla araştıran matematiksel bir ilimdir.” Tariften de anlaşılacağı üzere musikinin iki ana unsuru olan “ses” ve “ritim”i de yaratan yine Cenab-ı Hak’tır ve bu musiki ancak O’nu hatırlattığı oranda güzelleşir. Hz. Mevlana da bu meyanda “musiki, Allah âşıkları için ruhun gıdasıdır; zira onda sevgiliye yani Allah’a kavuşma ümidi mevcuttur” buyurmaktadır. Ünlü Batılı müzisyen Beethoven “musiki, insanı Allah’a en ziyade yaklaştıran şeydir ve bütün bilgilerin ve felsefelerin üstündedir” demektedir.

Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’inde yerine göre çirkin sesten bahsetmiş (Lokman, 19),Hz. Davud’a bir mucize olarak verdiği çok güzel sesi ifade etmiş (Sebe, 10), kendisinin haram kılmadığı zinetleri kimin haram kılabileceğini sormuş (Araf, 32) ve en önemlisi de “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Araf, 172) diye sorarak insanoğluna ahenkli, lahuti ve tatlı sesle hitap etmiştir. Hakikatte müzisyenlerin ürettikleri besteler ve ortaya koydukları yeni sesler, ancak Rabbimizin bu hitabında işittikleri güzelliği arama ve yakalama çabasından ibarettir. Müminler için “üsve-i hasene”(en güzel örnek) olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ise “Kur’an’ı güzel seslerinizle süsleyiniz; Cenab-ı Hak güzel sesle cehren ve teganni ile Kur’an okuyan bir peygambere kulak verdiği gibi hiçbir şeye kulak vermemiştir.” buyurmaktadır. (Buhari, Kitâbü’t-tevhid,VIII, 214)

Hz. Peygamber dönemine gelecek olursak; İslamiyet’in ilk dönemlerinde musiki, dinî bir kimlik altında Kur’an-ı Kerim tilaveti, ezan, bayram salatları, tekbir ve tehliller olarak tezahür ediyordu. Din dışı musiki ise “nasb”, “hudâ” ve “inşâd” formları çerçevesinde “şa’bî” (halk) musiki olarak aynı şekilde icra ediliyordu. Jules Rouanet bu dönemde mevcut bu türlere binaen “sakil”, “remel” ve “hezec” türlerinden bahsetmektedir. Bu üç form Arap musikisinin şiir vezinlerinden esas alınan ritimsel formlarındandır. Ayrıca Hz. Muhammed (s.a.s.) zamanında musikinin düğünlerde, bayramlarda karşılama ve uğurlamalarda, yolculuklarda, gaza ve cihatlarda icra edildiği tarihve hadis ilmi kaynaklarında yer almaktadır. Bu kaynaklarda geçen hadisler Hz. Peygamber ve sahabenin tatbikatı musikiden zevk almanın mübah olduğunu en açık şekilde göstermektedir. Rasulüllah (s.a.s.)’ın m. 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicreti ile birlikte konum değiştiren İslam hareketine paralel olarak “İslam musikisi” de yeni bir merhaleye girmiştir. Daha Rasulüllah Medine’ye girerken Beni Neccar’dan kızlar ellerinde deflerle şiir ve türküler okuyarak Rasul-i Zişan’ı musiki ile karşılamışlar, çocuklar ve kızlar Seniyyetü’l-Veda’ adlı tepede defler çalmak suretiyle “tale’a'l-bedru aleynâ min seniyyeti’l-vedâ’” diye başlayan mısraları terennüm etmişlerdir. Hz. Peygamber döneminde musiki formlarında bir değişiklik olmamış ve öteden beri kullanılan formlar kullanılmıştır. Bu dönemdeki musikişinaslardan bahsedecek olursak öncelikle Rasulüllah’ın müezzinlerinden başlamak gerekir: Bilal b. Rebâh el-Habeşî,Abdullah b. Ümmi Mektum, Ebû Manzûre, Sa’du’l-Karaz (Sa’d b. Âiz).

Arap müzik tarihçisi H.G. Farmer, Kâtip Çelebi’yi kaynak göstererek Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın düğününde def çalarak şarkı söyleyen Amr b. Umeyye ed-Damîrî ve Hamza b. Yetîm’den bahseder. Hamza’nın Bilal-i Habeşi ile Rasulüllah’ın huzurunda def çalıp şarkı söylediği rivayetini de ekler. Ayrıca Rasulüllah zamanında Baba Sanduk isminde gazvelerde def vurup şarkılar söyleyen Hintli birinden bahsedilmektedir.

Musiki enstrümanları da önceki dönemden kalma “def”, “davul”, “kadîb” (taktaka)vb. ritim aletlerine münhasır kalmakta, ayrıca bu dönemde önceden bahsi geçmeyen ve “mizmar” adı verilen düdük, kaval vb. gibi ibtidai bir üflemeli çalgının bahsi de geçmektedir.

Görüleceği üzere Hz. Peygamber döneminde musiki, dönemin şartları çerçevesinde basit bir şekilde icra edilmiştir. Bu konuda önemli olan Rasulüllah (s.a.s.)’ın musikiyi yasaklamamış olması, aksine Kur’an-ı Kerim tilavetinde, ezanda, düğünlerde, bayramda, şenliklerde kısacası sosyal hayatın içerisinde kullanması ve teşvik etmesidir. Habib-i Kibriya’nın uygulamaları, İslam dininin sosyal canlılığı, tasavvuf ve tasavvufi düşünce musikinin İslam medeniyetiyle paralel olarak yükselmesini sağlamıştır. “İlm-i Şerîf” (yüce ilim) olarak kabul edilen musiki bilhassa dinî formlar anlamında zengin bir hale gelmiş; doğumundan ölümüne kadar bir Müslümanın hayatının her aşamasında yerini almıştır.

Türk Din Musikisi’nde Hz. Peygamber Konulu Formlar

Hulefa-i Raşidin döneminde yoğunlaşan fetih hareketleri, Müslümanların yeni kültür ve medeniyetlerle tanışmasına ortam sağlamıştır. Bu tanışmanın tabii bir sonucu olarak her alanda karşılıklı bir alışveriş söz konusu olmuş ve tabiatıyla musiki de bundan nasibini almıştır. Fetih hareketlerinin yoğun olduğu ve birçok millet ve medeniyeti potasında eriten bu bereketli topraklarda icra edilen musikiyi Müslümanlar benimsemişler ve bilhassa dinî ritüellerde bu musikiyi kullanmaya başlamışlardır. İslamda ibadet tarihine göz atacak olursak, ibadetlerin de toplu veya ferdi olarak merasimleşmeye başlaması fetihlerin başladığı bu tarihlere rastlamaktadır. Zamanla daha profesyonelleşen musiki, dinî ay ve günlerin tespiti ve bu günlere has kutlamaların da yapılmasıyla değişik formlarda tezahür etmeye başlamıştır.

Türkler’in İslamiyeti kabulü ve özellikle dinî ritüellere olan hürmet ve sevgileri,musikilerine de yansıyacak ve Türk Din Musikisi adıyla asırlar sonra incelenmeye başlanacak olan büyük bir ilmi sahaya dönüşecektir. Günümüzde hicri aylar, dinî günler ve geceler çerçevesinde ortaya konulan birçok form vardır. Bilhassa Türkler’in Hz. Peygamber (s.a.s.)’e olan muhabbetleri, bu musiki içerisinde onunla ilgili birçok formun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Şimdi bu formları özetle değerlendirmek istiyoruz:

Mevlit
Sözlük anlamı olarak “doğum yeri ve zamanı” anlamına gelen “mevlit”, İslam dünyasında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dünyayı teşriflerini ifade etmek için kullanılmaktadır. Türk Edebiyatı’nda ise yazılan 200 kadar mevlit arasında şüphesiz en çok kabul gören ve günümüzde de okunmaya devam eden mevlit, Sultan Yıldırım Bayezid Han’ın imamı Süleyman Çelebi’nin nazmettiği Vesiletü’n-necat (kurtuluş yolu) isimli manzum eserdir. Süleyman Çelebi hazretleri, bu mevlidi 1409 senesinde yazmıştır. Aslen Emir Sultan’ın müritlerinden olan Süleyman Çelebi’nin mevlidinde tasavvufi işaretler de yer almaktadır ve kaynaklara göre bu mevlidde Aşık Paşa’nın Garibname’si ve Mustafa Darir’in Siyer-i Nebi’sinin etkileri hissedilmektedir.

Mevcut bilgiler çerçevesinde mevlidin ilk defa bizzat Süleyman Çelebi ve Sinaneddin Yusuf tarafından bestelenmiş olabileceği söylenmekle birlikte, bir diğer bilgiye göre XVII. yüzyıl bestekârlarından Bursalı Sekban tarafından bestelendiği de ifade edilmektedir. Maalesef günümüze ulaşmayan bu besteler yerine mevlithanlar asırlardır kulaktan kulağa yayılan şekliyle mevlidi okumaya çalışmaktadırlar. Bir mevlit merasiminde “Âşirhanlar, mevlithanlar,tevşihhanlar ve Duahanlar” olmak üzere dört grup yer almaktadır. Mevlit bahirleri ve genelde uygulanan makamlar:

Münacaat veya Tevhid Bahri (saba, çargâh,dügâh veya şevkutarab), Nur Bahri (hicaz),Velâdet Bahri (saba, uşşak, hicaz, ısfahan, suznak, mâhur, nişâburek, segâh, nihâvend), Merhaba Bahri (uşşak, pençgah, segâh), Mîrâc Bahri (hüzzam, suzidil, kürdilihicazkâr, eviç, saba, segâh, hicaz), Münacat Bahri (uşşak).

Geleneksel mevlit merasimlerinde kasidehanların bahirler arasında kaside okuduğu bilinmekle birlikte, son zamanlarda bahirlerin ortasında da kaside okunduğu gözlemlenmektedir. Bu anlamda dikkat edilmesi gereken husus; kasidelerin güftelerinin, içinde okunduğu bahrin konusuyla alakalı olması gerektiğidir.

Salat

Arapça’da dua manasına gelen sala (salat) dinî musikide Hz. Muhammed’e Allah’tan rahmet ve selam temenni eden, belli bestesiyle okunan çeşitli güftelere verilen genel addır. Cami musikisi formları arasında yer alan ve sözleri Arapça olan salalar okundukları yer ve zamana göre sabah salası, cenaze salası, bayram salası, salat-ı ümmiye gibi adlarla anılırlar.

Hz. Peygamber’e dua etmek müminler üzerinde bir vecibedir. Nitekim bu durum şu ayetlerde ifade edilir: “Allah nimet ve rahmeti ile melekler de dua ve hizmetleriyle peygambere daima ikram etmektedirler”; “Ey iman edenler, sizler “Allahümme salli ala Muhammed, sallallahü aleyhi ve sellem, esselamü aleyke ya eyyühe’n-nebiyyü, es-salatü vesselamü aleyke ya rasulallah” gibi dualarla onun üzerine salavat getirin.” Çeşitli tarikat ve topluluklarda zikre başlamadan evvel de çeşitli güfte ve bestelerde salat okunur. “Salat-ı Kemaliye” de bunlardan biridir.

a- Bayram ve Cuma Salası

Bayram salası aynı zamanda cuma günlerinde de okunur, bu sebeple “bayram ve cuma salası” olarak da adlandırılır. Suphi Ezgi tarafından Hatip Zakirî Hasan Efendi tarafından bestelendiği kaydedilmiş ve Türk musikisi ve Temcit-Na’t-Salat-Durak adlı kitabında notası yayınlanmıştır. Güftesini kimin yazdığı bilinmemektedir. Beş bölümden oluşur:

Ya Mevla Allah
Leyse’l-’ıydü limen lebise’l-cedid
İnneme’l-’ıydü limen hafe mine’l-va’id
Ve salli ve sellim ala es’adi ve eşrafi nuri cemi’il-enbiyai ve’l-mürselin
Ve’l-hamdü lillahi rabbi’l-’alemin
Camilerde şu şekilde okunur: Müezzinler tarafından hep birlikte “Ya Mevla Allah” dendikten sonra bir müezzin “Leyse’l-’ıydü” ile başlayan cümleyi okur, ardından hep birlikte “Ya Mevla!…” kısmını okunurdu. “Ve salli ve sellim ala es’adi ve eşrafi nuri cemi’il-enbiyai ve’l-mürselin” ibaresi terennüm edilir ve bunu müezzinlerin “Ve’l-hamdü lillahi rabbi’l-’alemin” demesi takip ederdi.

b- Cenaze Salası

Cenaze Salası, ölüm haberinin duyurulması maksadıyla minarelerden okunan salat ü selam ile cenazenin kabre götürülüşü esnasında tertip edilen cenaze alayında ve definden sonra okunan sala olmak üzere iki çeşittir. Cenaze olduğunu bildirmek için minarelerden okunan sala cuma salası ile aynı metne dayanır. Cenaze salasının sonuna ölüm hakkındaki bazı ayetlerin eklendiği ve cuma salasından bu şekilde ayırt edildiği de bilinmektedir. Bazı kayıtlar, minarelerde sala vermenin, belli bir vakti olmayan cenaze namazının kılınacağı zamanı haber vermek için okunduğunu, bu adetin ilk olarak Mısır’da Fatımiler zamanında başladığını göstermektedir.

Hüseyni makamındaki bu eserin Mızıkalı Hafız Yaşar (Okur) ve Eyyubi Hafız Ali Rıza’dan (Şengel) derlediği notasını Nazari ve Ameli Türk Musikisi adlı eserinde Dr. Suphi Ezgi neşretmiş ve kaynak göstermeden bestekârının Hatip Zakiri Hasan Efendi olduğunu kaydetmiştir. Halil Can ise bu eserin Itrî’ye ait olduğunu belirtmektedir.

Cenaze namazından sonra teşkil edilen cenaze alayı sırasında okunan sala ise bir nevi zikir şeklinde ve cemaatin de katılımıyla icra edilir. Altı bölümden oluşur:

La ilahe illallah
Vahdehü la şerike lehü vela nazira leh
Muhammedün eminüllahi hakkan ve sıdkan
Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ‘ala âli Muhammed
Ve salli ve sellim ala es’adi ve eşrafi nuri cemi’il enbiyai ve’l-mürselin
Ve’l-hamdü lillahi rabbi’l-’alemin
Bu sala, mevta musalladan alındıktan sonra kabre götürülene kadar yolda cemaatin önünde yürüyen güzel sesli bir okuyucu tarafından yüksek sesle okunur. Kabristanda mevta kabre defnedilinceye kadar, yine okuyucu tarafından önderlik edilmek suretiyle cemaatin de iştirakiyle okunmaya devam eder. Mevta kabre konduktan sonra artık kapatma ve üstü örtülme işlemi başladığında salat kesilir ve Kur’an-ı Kerim okunmaya başlar. Kur’an-ı Kerim tilaveti, dua ve onu takiben talkın verildikten sonra, tekrar okuyucu ve cemaatin iştirakiyle bu sala okunarak mezarlık terk edilir.

c- Salat-ı Ümmiye

Bazılarının Itrî’ye bazılarının ise Hatip Zakirî Hasan Efendiye atfettikleri bu eserin, Itrî tarafından bestelendiği yaygın görüş olarak kabul edilmiştir. Makamı hakkında da Irak veya Segâh şeklinde ihtilaflar bulunsa da toplumda yaygınlaşmış şekli segâh makamındaki şeklidir. Bu salat Suphi Ezgi’nin Nazari ve Ameli Türk Musikisi adlı eserinin üçüncü cildinde semai usulü ile yazılmış şekilde yer almaktadır. Halil Can ise bu eseri 43 zamanlı darbeyn usulüyle ölçmüştür.

Miraciye

Peygamber Efendimiz’in mirac mucizesi her sene recep ayının 27. gecesi kutlanmış ve hemen bütün Müslüman milletlerin medeniyetlerine edebiyat, musiki, minyatür,hat ve kitap sanatları bakımından kuvvetle yansımıştır. XVIII. yüzyıla kadar miraç gecelerinde Yazıcı Mehmed’in Muhammediyye’si gibi içerisinde mirac bahsi geçen manzum eserler okunmakla birlikte, bu asırdan itibaren Kutbün nayi Osman Dede’nin hem güftesi hem bestesi kendisine ait olan Miraciye’si okunmaya başlamıştır.

Mehmed Nasuhi Efendi’nin de hazırda bulunduğu bir cemiyette kendisinden miraç geceleri okunmak üzere bir Miraciye yazmasını rica edilen Osman Dede, Mesnevi tarzında yazdığı Miraciye’sini altı bahir ve bir münacata ayırmış ve “hane” adını verdiği bu bahirleri ayrı makamlardan bestelemiştir: 1. Hane “segâh”, 2. Hane “müstear”, 3. Hane “dügâh”, 4. Hane “neva”, 5. Hane “saba”, 6. Hane “hüseyni”, Münacaat hanesi “nişabur” şeklindedir. 4. Hane olan neva bahri XIX. yüzyılın sonlarına doğru unutulmuştur. Haneler arasında okunan beş tevşihin Arapça olan dört tanesinin güftesi Mehmet Nasuhî Efendi’ye aittir. Sözleri Hz. Mevlana’ya ait olan Farsça tek tevşih ise Hüseyni hanesinden önce okunmaktadır. Müstear ve Nişabur hanelerinden önce tevşih okunmaz.

Bu beste Osmanlı coğrafyasında çok beğenilmiş ve zamanla miraç geceleri okunmak üzere birçok cami ve dinî müesseselerde vakfiyeler düzenlenmiştir. Üsküdar Doğancılar’da bulunan Mehmet Nasuhi Camii, yine Üsküdar’daki Aziz Mahmud Hüdayi Camii, Kocamustafapaşa’daki Sünbül Efendi Camii ve Bursa Mahkeme Camii bu tür vakfiyelerin bulunduğu yerlerdir. Son yıllara kadar Miraciye, özellikle İstanbul’da Hopçuzade Şakir Efendi (Şakir Çetiner)ve öğrencileri tarafından okunmakla birlikte, bu zatın vefatından sonra bu gelenek de ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte TRT Ankara Radyosu şeflerinden üstat Ahmet Hatiboğlu’nun yönetiminde radyo sanatçıları tarafından Miraciye icra edilmiş olup kaset-CD olarak neşredilmiştir.

Miraciye, Miraç Gecesi’nden bir gün önce, Miraç Gecesi ve bir gün sonra olmak üzere 3 gece okunmaktaydı. Bilhassa yukarıda adı geçen camiler olmak üzere, kapatılmadan önce Mevlevihaneler ve değişik tekkelerde okunma âdeti vardı. Miraciye okuma geleneğinde; aşirhan, miraçhan ve tevşihhanlar olmak üzere icrayı gerçekleştiren üç grupvardır. Haneler kürsüden çoğunlukla iki kişi tarafından nöbetleşe ve karşılıklı okunur. Kürsünün altındaki tevşihhanlar da haneler arasındaki tevşihleri okurlar ve aynı zamanda “sallu aleyh”, “minna sala” veya “ıkbel ya mucib” şeklinde hane aralarında bazı mukabelelerde bulunurlardır. Hz. Peygamber’in Miraç Gecesi süt tercihinden dolayı, Miraciye esnasında süt ikram etme geleneği mevcuttur.

Muhammediye

Yazıcıoğlu Mehmed (Muhammed) Arapça kaleme aldığı Megâribü’z-zamân li-gurûbi’l-eşyâ’ fi’l-’ayn ve’l-’ıyân adlı eserinin Hz.Peygamber ve ashabıyla ilgili kısımlarını Türkçe olarak yeniden yazmış ve eserine Kitabü Muhammediyye fî na’ti seyyidi’l-âlemînhabîbillâhi’l-a’zam Ebi’l-Kâsım Muhammedeni’l-Mustafâ adını vermiştir. Müellif Rasul-i Ekrem’in diliyle aktardığı, “yenile mevlidim çıksın cihana/ Eğerçi söylenir dehrenfe-dehrâ” beytiyle, na’t diye nitelendirdiği eserinin aynı zamanda mevlit özelliği taşıdığına işaret etmektedir.

Eser tamamen Rasulüllah’ın verdiği ilham ve âdeta tedris ile yazılmış olup bunu, şu beyitlerde teyit etmektedir; “sana ol vermiş idi bukitâbı/ pes ilt ona geri işbu kitâbı/o cümle kâinâtın âfitâbı/ çün emretti bana düzdüm bu kitabı.”

Mevlidden sonra en çok şöhret kazanan eser, Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediyye’sidir. Muhtelif zamanlarda muhtelif kişiler tarafından bestelenen bu eserin XV. yy’da bestelenmiş olması muhtemeldir. XVII. yüzyıldan itibaren bazı sanatkârların “muhammediyyehan” diye isimlendirilmeleri eserin mevlit gibi irticalen ve beste ile okunduğunu göstermektedir. Tamamıyla şer’î bir mahiyet arz eden bu eser halk arasında da aydın zümre arasında da büyük bir takdirle karşılanmıştır. Muhammediyye’nin halk üzerinde en etkili kısmı “Vefat-ı Muhammed” bahsidir. Muhammediyyehan olarak şöhret bulan isimlerin başında XVII. yüzyılda yaşayan Akbaba imamı Mehmed Zaifî ve İstanbul Hafız Şuhudî Mehmet Efendi gelir.

Tevşih

Tevşih, bir Türk Din Musiki formu olarak “Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doğumuna dair methiyeleri terennüm eden, bilhassa mevlit ve miraciye bahirleri arasında okunmak üzere bestelenen eserlerdir.” Sözlükte “süslemek” anlamına gelen tevşih kelimesi dinî musikimizin en sanatlı formlarından birisi olmuştur. Çoğunlukla devr-i kebir, çenber, zincir gibi büyük usullerle ölçülmekle beraber sofyan, düyek vb.usullerle ölçülen tevşihler de bestelenmiştir. Tevşih güfteleri genellikle divan sahibi mutasavvıf şairlerin manzum eserlerinden seçilir. Bilhassa Türkçe olanlar tercih edilmekle beraber Arapça ve Farsça kaleme alınan şiirlerden de bestelenmiş tevşihler bulunmaktadır. Miraciye ve mevlit bahirleri arasında okunmak üzere bestelenen tevşihlerde, okunan bahirle tevşihin konu ve makam itibarıyla da uyum göstermesi gerekmektedir.

Peygamber Efendimiz’i methetmek için veya miracını anlatmak için yazılan güfteleri bestekârlar âdeta yarışırcasına bestelemişlerdir. Bu sebeple tevşihler dinî musiki repertuarımızda büyük bir yekun tutarlar. Ayrıca bundan dolayı ilahilerden daha sanatlı eserlerdir. Mesela güftesi Ömer Ruşenî’ye ait olan “Çün doğup tuttu cihan yüzünü hüsnün güneşi” mısraı ile başlayan na’t otuza yakın bestekâr tarafından bestelenmiştir.

Naat

“Naat”, kelime anlamıyla bir kişiyi övmek, methetmek anlamına gelmekle beraber Türk Din Musikisinde Hz. Peygamber’i övmek, ondan şefaat dilemek ve onun herhâlükârda güzel olan vasıflarını ifade etmek amacıyla yazılmış manzum eserlerin bestelendiği musiki formuna isim olmuştur. Naatlar Türkçe başta olmak üzere Arapça ve Farsça olarak Hz. Peygamber’le ilgili şiirlerin çeşitli makamlardan bestelenmiş halleridir. Naatlar, herhangi bir usulle ölçülmeyen serbest ve genellikle irticali bir şekilde okunmaktadır.

Naatların camilerde cuma ve bayram namazlarından önce okunan Kur’an-ı Kerim’in ardından, tekkelerde ise kelime-i tevhit ile ism-i celal arasında okunma âdeti vardı. Herhangi bir ritim ölçeğine tabi olmayan naatlar, serbest bir şekilde, ağırbaşlı ve sanatlı bir üslup içerisinde icra edilirler. Naat okuyan kişiye “naathan” denilir. En meşhur na’t bestelerinden birisi, edebiyatımızda en çok na’t yazan şair Nazîm’in “Âftâb-ı subh-i mâ evhâ Habîb-i Kibriyâ/ Mâhtâb-ı şâm-ı ev ednâ Habîb-i Kibriyâ” beytiyle başlayan güfteye Niznâm Yusuf Çelebinin yapmış olduğu bestedir. Bu güftede Yusuf Çelebi’den başka birçok bestekâr tarafından bestelenmiştir.

Türk Din Musikisinde Hz. Peygamber’den başka din büyükleri adına bestelenen naatlar da vardır. Bunların en meşhuru ise Hz. Mevlana için yazılan ve Buhurizade Mustafa Itri Efendi tarafından bestelenen “Naat-ı Mevlana”dır.

İlahi

Sözlük anlamı itibarıyla “Allah’a ait” anlamına gelen ilahi, edebiyatımızda ise Allah ve peygamber sevgisi başta olma üzere dinî ve tasavvufi konuları işleyen manzum örneklerine verilen isimdir. Türk edebiyatında nazım türleri belirginleşmeden önce dinî muhteva taşıyan her türlü şiire ilahi denilirken daha sonra tasavvufi temaları işleyen ve Türk din musikisinin makam ve usulleri ile bestelenerek dinî toplantılarda okunan şiirlere ilahi adı verilmiştir. Bu manzum eserlerin Türk musikisi çerçevesinde besteli hallerine de “ilahi” adı verilmektedir. Bu anlamda ilahi kelimesi, “bestelenmişdinî tasavvufi şiir” anlamıyla ilk Evliya Çelebi’nin eserinde geçmektedir. İlahiler din dışı Türk musikisindeki şarkı formuna çok benzerler. İlahileri şarkılardan ayıran en önemli fark, sözleri ve melodi yapısıdır. İlahilerin şarkılardan ayrıldığı önemli noktalarda birisi, ilahilerin şarkılardan farklı olarak büyük usullerle de bestelenmiş olmalarıdır.

İlahiler cami ve tekke ilahileri olarak ikiye ayrılırlar. Cami ilahileri, camilerde yapılan ibadetler arasında veya dinî cemiyetlerde okunan eserlerdir ve daha ağır icra edilirler. Tekke ilahileri ise genelde daha canlı ve hareketli eserlerdir. İlahiler aynı zamanda tarikatlara göre de farklılık gösterirler. Tarikatların kendi büyüklerini öven ve bu tarikata mahsus ilahileri vardır.

Türk Din Musikisini ve formlarını belirleyen ana unsur hicri takvim, dolayısıyla hicri aylardır. Bilhassa bu aylar içerisinde vuku bulan dinî olaylar, önemli tarihler, bayramlar ve mübarek geceler dinî musikimizi şekillendirmiştir. Aynı şekilde ilahiler de konusu itibarıyla herhangi bir hicri aya nispet edilmiştir. Mesela Hz. Peygamber’in doğumu, özellikleri ve vasıflarını öven ilahiler “Rebiülevvel İlahileri” olarak bilinmiş vebu aylarda bu ilahilerin okunması âdet haline gelmiştir. Muharrem ayında Kerbela olayıyla ilgili eserler okunurken, recep ayında -içerisinde Miraç Gecesi olması sebebiyle- miraç ile ilgili ilahiler okunurdu. Ramazan ayının ilk on beş gününde “hoş geldin, merhaba ya şehr-i ramazan” ilahileri okunurken on beşinden sonra ise “elvedaya şehr-i sultan” ilahileri okunması gelenek haline gelmiştir. Cemaziyelevvel ve cemaziyelahir ayları tövbe ve istiğfar zamanı olarak kabul edildiğinden dolayı, güftelerinde bu konuların işlendiği ilahileri okumak tercih edilmiştir. Şevval, zilkade ve zilhicce aylarında ise hac farizasının kudsiyyeti ve mukaddes yerlerin özlemini terennüm eden ilahiler okunur.

Bununla birlikte ilahiler bir Müslümanın doğumundan ölümüne kadar yaşadığı her türlü olay ve ortamda kendine yer bulmuştur. Doğum, ölüm, sünnet, düğün, asker uğurlama, anma vb cemiyetlerde ilahiler icra edilmektedir.

Kaside

Kasideler, genellikle birini övmek ve yermek amacıyla yazılan şiirler, daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan divan edebiyatı şiirlerdir. Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan kasidelere “Tevhid”, Allah’a yalvarmak için yazılan kasidelere “Münacaat”, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i ve din büyüklerini anlatmak için yazılan kasidelere ise “Naat” adı verilmektedir. Aruz vezniyle ölçülen kaside formunda en meşhur şair Nef’i'dir.

Türk Din Musikisinde ise Cenab-ı Allah’a, Hz. Peygamber’e ve din büyüklerine yapılan medhiyeler, onlara gösterilmesi gereken saygıdan ve tasavvufi konulardan bahseden şiirlerin bir kişi tarafından bir makam veya makamlar çerçevesinde serbest bir şekilde irticalen okunan şeklidir. Gerek cami gerekse tekkelerde en çok tercih edilen kasideler, Hz. Peygamber’i konu alan kasidelerdir.

Şuğl

“Şuğl” sözlükte “işler, uğraşlar” manalarına gelmekle birlikte Türk Din Musikisinde Türk musikisi makam ve usulleriyle bestelenmiş Arapça güfteli ilahilere verilen isim olmuştur. Tevşihler kadar sanatlı olmaktan uzak, Arapça güfteli ve aynı zamanda güfteleri kolaylıkla anlaşılabilen canlı (hareketli ve kıvrak) eserlerdir. Tekkelerde genellikle zikir esnasında Türkçe ilahiler okunurken oluşan monoton havayı değiştirmek için arada bir şuğul söylenirdi. Şuğullerin sözlerinin Arapça olması, dervişlerin Hz. Peygamber iklimine daha fazla yaklaşmalarına vesile oluyordu. Şunu önemle belirtmek gerekir ki birçok şuğlün sözleri Hz. Peygamber’le ilgilidir.

Tarikat Ayinleri

Hiç ayrım gözetmeksizin bütün tarikat ayinleri Hz. Peygamber’e “salat ü selam”la başlar. Zira onlar için yaratılmışların en şereflisi olan Hz. Muhammed kendi canlarından daha değerlidir. Tarikat ayinlerinin ortak amacı Hz. Muhammed’e ulaşmak ve buradan Allah’a kavuşmaktır.

Her tarikatin benimsediği zikre (kuudî, kıyâmî, devrânî) göre musikisi de buna uygun bir üslup ve tavırdadır. Ayrıca her tarikatin tasavvufi düşüncesi ayinine de yansımıştır. Aslında tekkelerdeki musiki işlevseldir. Asıl amaç Allah’ı ve Hz. Peygamber’i anmaktır. Musiki bu zikirleri süslemek ve yürütmek amacı ile kullanılmaktadır.

Doç. Dr. Ahmet Hakkı Turabi
Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Türk Din Musikisi ABD Başkanı
Kaynak: Diyanet Aylık Dergi Mayıs Eki 2009
Koskoca Alemde Yalnız Bir Kulum!
Kullanıcı avatarı
neyhane
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
 
İleti: 1181
Kayıt: 28 Mar 2011, 20:57
Cinsiyet: Erkek
Yasadiginiz sehir: İstanbul-I (Avrupa)
Bulunduğu_ilçe: * Beylikdüzü İlçesi
Dogum_Tarihi: 06 Mar 1987

Edebiyat ve NEY

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir