Hosgeldiniz! Anonymous
Özel Arama

SULTAN III. SELİM (1761-1808)

Merhum Neyzenlerimizi rahmetle aniyoruz. Onlari tanimak icin kisa ozgecmislerini burada paylasabiliriz.

Yetkili: saidsener, LynXMaSTeR

SULTAN III. SELİM (1761-1808)

İleti neyhane » 05 Nis 2011, 00:14

SULTAN III. SELİM (1761-1808)



Sultan III. Selim'in yaşadığı yıllara ait elimizde yerli ve yabancı kaynaklarda pek çok bilgi vardır. Bir devlet adamı olmaktan da ileri bir sanat adamı olan bu duygulu padişahın, hangi şartlar altında yetiştiğini, ne gibi güzellikleri teneffüs ederek bir sanat anlayışını ortaya koyduğunu bilmekte ve buna göre de­ğerlendirmekte yarar vardır.



"... Gerçektende bu asırda İstanbul'un güzellikleri Avrupalıların çok ilgisini çekmişti.(343) Melling ve Castellan(344) gibi ressamlar İstanbul'un güzide nok­talarını tasvir için birbirleri ile rekabet ediyorlardı. Boğaziçi'nin müzeyyen ya­lıları, sarayları, paşaların ve Avrupa sefirlerinin köşkleri, Anadolu sahillerinin zümrüt yeşillikleri içinde beyaz ve narin minareleri ile nazarları mütehassir etmesi, ressamlara değişik ve çekici konular teşkil ediyordu. İstanbul'un cidden sihirleyici bir tesiri vardı. Nedim'in iki deniz arasındaki "gevher-i yekpâre" si saf bir semâ, parlak güneş altında her lâhza lâtif değişiklikler aksettiriyordu. Boğaz'ın dilnişin suları mavi bir kordelanın harelerini andırıyordu. Sahilin muhtelif noktalarında yeşil ve yüksek bir şemsiye gibi çamlar, yaşlı çınarlar altında başlarında beyaz yaşmaklarla kadınların seyre çıkmaları, erkeklerin ellerinde birer çubuk içtikleri görülüyordu. Fransa, İngiltere, Rusya sefirleri bu güzelliklerden dâima istifade ediyorlardı. Şark'ın nefis manzaralarını en meşhur ressamlara resmettirmekten geri durmuyorlardı. Bu sırada Melling'in yaptığı resimler Paris'te durmadan tab oluyordu. Castellan'ın Osmanlı kıyafetlerini tasvir eden eserleri renkli ve nefis bir şekilde yayınlanıyordu. Üçüncü Selim zamanında Topkapı Sarayı da eski halini koruyordu. Saray'ın Galata'ya bakan kısmında Kubbealtı'nın üstündeki kulenin sol tarafındaki Üçüncü Selim'in dairesi Türk mimarisine, Türk tezyini sanatına parlak bir örnek teşkil ediyordu. Bilhassa Valide Sultan'ın odası duvarlarının müzehheb ve parlak kabartmaları, alçıdan yapılmış rengârenk meyve ve çiçek resimleri, Türk resim sanatına numune teşkil edecek ufak levhalar göz kamaştıran bir renk birliği husule getiriyordu. Her odada olduğu gibi burada da bir ocak vardı. Ocağın yaşmağı yekpare mermerden, beyaz ve kırmızı somakilerle müzeyyendi. Diğer odalarda da rengârenk çiniler, üzeri kabartma nakışlarla mülevven mermer direkler, duvarlarda muhtelif tablolar, çiçek ve meyve resimleri ile süslenmişti. Kapıların, dolapların söveleri yaldızlar, kanatları kabartmalarla süslenmişti. Bütün odalardaki ocak yaşmaklarının sanatı, duvar ve tavanlardaki yaldızların çokluğu ile göz kamaştırıyordu. Odanın içinde kül siyahı ile beyaz renkteki mermerlerin imtizacıyla bir çeşme vücûda getirilmiş ve üzerine, (Çeşme-i dilcû hayat-ı câvidan) mısraı yazılmıştı. İşte Üçüncü Selim ekser vakidlerini burada geçirirdi. Bütün bunlar Selim'in sanat zevkine âşinâ bir insan olduğunu gösteriyordu."



"Onun devrinde edebiyat ve mûsikîmiz hayli ilerlemişti; Şeyh Galip'in Hüsn-ü Aşk'ı Türk şiirinin inceliklerini ve lisanının tebliğ kabiliyetini genişletmeye çalışırken ifadede, tasvirlerde sadelik ve tabiîliğe doğru gidiliyordu. Yine bu zamanda Boğaziçi'nin mehtâb âlemleri, Çereğan şenlikleri gayet revaçta idi. Boğaz'ın titrek, nurlu suları karşısında Saray'ın yaldızlı bir salonunda "kâtibi" sarıklı, iri kavuklu ihtiyar, genç sanat zevkiyle mest olmuş hanendelerin güzel sesleri işitilir, ney ve tanburların feryadları arasında en sanatkârane besteler terennüm edilirdi. Bazı akşamlar Bostancıbaşı'nın kayığı seri bir hışırtı ile geçer; o zaman büyük bir kayıkta uzun sakalı, turuncu külahı ve papucu ile Bostancıbaşı'nın Boğaz'ı teftiş ettiği görülürdü. Bu geçiş herkeste bir korku peyda eder, nazarlar bu koca kayığın İstanbul'a doğru uzaklaştığını memnuniyetle seyrederdi. Bostancıbaşı'nın uzaklaşması herkese geniş bir nefes aldırtır, artık bütün kayıkların boğaz'ın suları üstünde zarif kadınlar ve erkeklerle dolu, ney ve tanbur nağmeleri ile dolaştıkları görülürdü. Boğaz'ın korularından akseden bülbüllerin feryadı gecenin sessizliği içinde semalarda billûri akisler bıraktığı sırada, yalıların büyük pencerelerinden taşan nağmeler en duygusuz gönüllere bile tesir ederdi. Böylece Üçüncü Selim husûsi hayatını bu muhitin cazibesi içinde geçirirdi; (İlhamî) mahlası ile yazmış olduğu manzumelerinden başka, klâsik mûsikî repertuarımıza dindışı ve dinî mahiyette nefis eserler katmağa muvaffak oldu.(345)



Hayat Hikâyesi
Osmanlı İmparatorluğu tahtının otuzuncu padişahı olan Sultan III. Selim, Sultan III. Mustafa'nın oğludur; 24 Ocak 1761 tarihinde Topkapı Sarayı'nda dünyaya geldi. "Annesi Mihrişah Sultan şair Münib'in Mihrişah Kadın o hûrşid ü kamer kevkebe kim Pertev-i şânı kadar gamkede-i âlem-i şen Mehdi-i ulyâmi edüb ref’eti temdit-i sürûr Kimsenin tıfl-ı dili derd ile olmaz şiven diye tarif ve tavsif ettiği hassas, müşfik bir kadındı. İşte Selim, bu hassas ve müşfik annenin sinesinde büyüdü ve ondan tevarüs ettiği bu temiz ve saf duyguları sanatkârane bir edâ ve ahenk içinde terennüm edebilmenin sırlarına erdi..."(346)



Padişah babası onun Öğrenimine özel ilgi göstermiş ilim, edebiyat ve sanatta bilgi sahibi olması için her türlü imkânı sağlamıştı. Yalnız hocalarının çabasını yeterli görmemiş, şehzadenin devlet işlerine yabancı kalmaması için yönetimin içinde ve bütün inceliklerini öğrenerek yetişmesini istemişti.



XVIII. yüzyılın son yarısında, yukarıda çizilen panoramanın tam tersine, Osmanlı İmparatorluğu dış ilişkilerinde büyük gailelerle karşı karşıyaydı. Şehzade Selim, gençlik yıllarını bu gerçekleri, pek çok tarihi olayı görerek ve tanıyarak yaşadı. Avrupa-Osmanlı İmparatorluğu ilişkilerinde büyük bir yakınlaşma olmuş, her iki dünya bir birini daha yakından tanımaya başlamıştı. Batı'nın hızla ilerleyerek güçlendiğini, Osmanlı İmparatorluğu'nun ise günden güne gerilediğini görüyor, kafasında bir yenileşme gerçeği filizleniyordu. Edebiyat ve mûsikî ile uğraşmaya bu yıllarda başlamıştı.



Babasının ölümü üzerine amcası Sultan I. Mahmud padişah oldu; yeğeninin yaşantısına karışmadı ve Osmanlı saray geleneklerinin tersine onu hareketlerinde serbest bıraktı. Amcasının saltanat yıllarında da devlet işlerinden uzak kalmayan Şehzade Selim, olup bitenleri yakından izlemiş ve bazı Avrupa devletleri ile gizli haberleşmeler bile yapmıştı. Bu durum padişahın hoşuna gitmemiş, 1775 yılından itibaren göz altında yaşamıştı. Nihayet Sultan Selim, amcasının ölümü üzerine 1789 yılında Osmanlı tahtına oturdu. Büyük sorumluluklarla karşı karşıya olduğunun bilinci içinde bir yandan dış sorunları çözüme bağlamak, bir yandan da içişlerine eğilmek istiyordu. Bir fesat yuvası durumuna gelen Yeniçeri Ocağı'ndan yararlanamayacağını bildiğinden, yeni bir ordu kurma gereğini duyuyordu.



Avrupa'da sosyal hayatta büyük değişiklikler olmuş, Fransız İhtilali onun padişahlığı zamanında patlamıştı. Bütün Avrupa ülkeleri ve Rusya gözünü Osmanlı topraklarına dikmişti. Bu noktadan hareket ederek önce (Nizam-ı Cedid) adını verdiği orduyu kurdu. Selimiye kışlasını yaptırarak gerçek askerliği geliştirmek istedi. Bu teşebbüs Sipahi ve Yeniçeri ocaklarını tedirgin etmiş ve padişaha dişler bilenmeğe başlanmıştı. Devletin üst düzey yöneticileri yeniçerilerle işbirliği içinde olduğundan rüşvet almış yürümüş, bu niyet onların da rahatını kaçırmıştı.



I. Napolyon imparatorluğunu ilân etmiş, o zamanlar bir Osmanlı vilâyeti olan Mısır'a göz dikerek kısa süre sonra işgal etmişti. Felâketler bir birini izliyordu. Sarayda mahpus bulunan IV. Mustafa bir akıl hastası olduğu halde, taraftarları tahtı ele geçirmek için her türlü yola başvuruyordu. Sultan III. Selim'in çevresinde bir felaket ağı örülüyor, çember gittikçe daralıyordu. Oysa biraz olsun yönetimi düzene koymuş, bayındırlık işlerine eğilmiş, bir milletin hayatında kültürün önemine inanmış bir insan olarak okumayı teşvik amacı ile matbaalar açtırtmış, kitaplar bastırtmış, Yalova'da bir kâğıt fabrikası bile kurdurtmuştu. Türkçe'ye önem vermiş, yazılarında ve Hatt-ı Hümâyûn'larında kolay anlaşılabilir bir dil kullanmış, vak'anüvislere (resmi tarihçilere) sâde bir dil kullanmalarını ve yalandan uzak yazmalarını emretmişti.



Sultan III. Selim döneminin ve şehid edilmesine sebep olan olayların incelenmesi bu kısa satırlarla ifade edilemez. Nihayet günün birinde (Kabakçı Mustafa) adındaki bir sergerde yangını ateşledi. Alemdar Mustafa Paşa ihtilâli bastırmak üzere Ruscuk'tan İstanbul'a geldi. Padişahı hiç tanımayan, fakat ona gönülden bağlı olan bu mert askerin hatâları, bu yumuşak huylu ve sanatkâr ruhlu padişahın gereksiz merhameti sonucu zamanında önlem alınamadı. "Üçüncü Selim'in hayatı imparatorluk tarihinin en kanlı, tüyler ürpertici bir faciası ile sona erdi; tarihi dinleyelim: "Alemdar'ın İstanbul'a gelmesi ve sadrazamı makamından kovması, IV. Mustafa ve taraftarlarına haber verildikte, yapılan konuşma neticesinde Bab-ı Saade'yi çevirtmiş ve Alemdarlıları gördükde işin neye varacağını anlayıp seğirtmiş ise de işin ne renge boyandığını anlamakla hemen taraftarlarından Başçuhadar Abdülfettah, Hazine Kedhüdası Selim, Hazine vekili Nezir, Mirahor-ı evvel Veli Eyuboğlu, Tör Mehmed ve Cevher, Haseki Hacı Ali, bostancılardan Deli Mustafa, diğer bir kaç nefer Harem dairesine süzülüp gitmişler ve Üçüncü Selim'in kârını tamam eylemişlerdi (29 Temmuz 1808)."



"Katiller, gûya Alemdar'ı meyyus edip de iddiasından vazgeçmesi hayâl-i fasîdi ile Sultan Selim'in nâşını bir şilte üzerinde olduğu halde çıkarıb Arzodası'nın Bab-ı Saade hizasındaki büyük kapı önünde bulunan sofaya bırakmışlardı ki, Alemdar Paşa dahi kapıyı kırıp derakap içeri girdi. Sultan Selim'in vücûdu serapa kana boyanmış, azası hep yaralanmış, sağ şakağının derisi sakalı ile beraber çenesine kadar inmişti"



"Üçüncü Selim canilerin bu sal­dırışlarına, Saray'ın loş ve karanlık bir odasında, feryad ve tazallümlerini içine sığdırmağa çalıştığı Ney'leriyle mukabele etmişti."



Öldüğü zaman hırkasının cebinde Nevres-i Kadîm'in



Kendi elimle yâre açıp verdiğim kalem Fetva-yı hûn-i nâ-hâkımı yazdı iptida beytinin yazılı olduğu bir kâğıt çıkmıştı.(347)



Edebî Kişiliği
"Yirmi yıl süren hükümdarlığı esnasında yenileşme yolundaki teşebbüs ve gayretlerinden başka, mûsikî ve şiire karşı göstermiş olduğu derin ve hararetli ilgiden dolayı, edebiyat ve mûsikî tarihimizde kendisine mümtaz bir yer ayırmamız gerekir".



"İçindeki saltanat hırs ve arzusunun siyah dumanlı alevi yerine, sanat aşk ve heyecanın rengârenk kıvılcımları parlayan bu sanatkâr yaratılışlı, sanatkâr doğuşlu insan bir manzumesinde bakınız eskimiş, çürümüş bir tahtın bütün ihtirasları tahrik eden alâyişine aldanılmamasını, onun cefasını, vefasızlığını, nankörlüğünü ve nihayet Cihan'ın da, saltanatın da gelip geçici şeyler olduğunu mütevazi, rind bir edâ ile ne güzel anlatıyor:"



Bâğ-ı âlem içre zahirde safadır saltanat

Dikkat etsen manevî kavgaya cardır saltanat

Bu zamanın devletiyle kimse mağrur olmasın

Kâm alırsa adl ile ol dem becâdır saltanat

Kesbeder mi vuslatın bin yılda bir âşık anın

Meyleder kim görse ammâ bîvefâdır saltanat

Kıl tefekkür ey gönül çarhın hele devrânını

Ki safâ ise velev ekser cefâdır saltanat

Bu cihanın devletine eyleme hırs ü tamâ

Pek sakın İlhâmî zira bî-bekâdır saltanat



"Fakat ne yapsın ki Allah bu tahtı, bu saltanatı mülkün bir perişan zamanında ona nasib eylemiş:"



Ta'alallah nasib ettin bu bir taht-ı Süleyman'dır

Uyan ki hâb-ı gafletten bu mülk zirâ perîşandır

Cihana kılma rağbet, meyledip de mekr-i Şeytan'a

Emanet eyleme nâ-ehle halkı, Hak nigehbândır

Serîr-i saltanatta olma gafil bir an İlhamî

Sana da bâkî kalmaz çünki bu bir çerh-i devrândır.



"Onun asıl hassas ve sanatkâr hüviyetini her türlü dünyevî, maddî emel ve endişelerden uzak, sanatı ile baş başa kaldığı zamanların ilhamından yükselen feryadlarında, eninlerinde, tazallümlerinde bulmak mümkündür:"



Hezar-âsâ n'ola etsem o gül ruhsârdan feryâd

Eder bu gülşenin bülbülleri hep hardan feryâd

O şuhun câm-ı aşkiyle gidip hep servet ü sâman

Eder mestân-ı aşkı sâgar-ı serşârdan feryâd

Kesilmez her gice tâ subh olunca rişte-i âhım

Gehi dilberden eyler dil, gehi ağyârdan feryâd

N'ola seyretmeğe sa'y etsem ol âhûya âhımla

Ki nâle eyledikçe ben gelir kühsârdan feryâd

Ne nâlişler acep yanmış mıdır aşkiyle İlhîmî?

Aceb mi eylemiş pervâne sûz-i nârdan feryâd?



"Fuzûlî'nin büyük ve mübarek ızdırabı onun da gönlüne girmiş, onu da yakmış ve ağlatmıştı:"



Rûz ü şeb dîdelerim derdin ile kan ağlar

Vâkıf olan benim esrarıma her ân ağlar

Dâğ-ı sînem göricek hûn ile âlûde beni

Rahm edip hâlime ezhâr-ı gülistan ağlar

Yine rahmeylemez aslâ bana ol âfet-i cân

Böyle bîmar görüp hâlime yâran ağlar

Gördü çün derd-i dil-i zârımı rahmetti tabîb

Dedi: Ey hasta-i hicran sana derman ağlar

Kimse fehm etmedi hayfâ ki nedir maksûdun

Gece gündüz ne için gözlerin her ân ağlar

Dert ile rûyine baktıkça senin İlhamî

Gerçi handan olur amma ciğeri kan ağlar"(348)



Bu şiirlerden de anlaşıldığı gibi "İlhamî" mahlasını kullanmış ve bir "Divan" tertip etmiştir. Döneminin ünlü şairi ve Mevlevî dedesi Şeyh Galip'le bir hükümdar gibi değil iki şair, iki tarîkat yoldaşı gibi dostluk kurmuş, edebî sohbetler yapmış, bu yakın dostluk ölümüne kadar sürmüştür. Bu sanat ve anlayış arkadaşlığı o derece ileri gitmişti ki, Cevrî Dede'nin yazmış olduğu çok değerli bir Mesnevî'yi Şeyh Galip Dede'ye hediye etmişti.



Çağının her usta Divan şairi gibi Sultan III. Selim de halk zevkine ve şiir anlayışına yönelerek hece kalıpları ve sade bir Türkçe ile yazmış olduğu şiirlere şarkı formunda besteler yapmıştır. Bir kaç örneğini sunduğumuz bu şiirler incelenirse, kullanılan dilin sadeliği ile ifadesindeki samimiyet dikkati çeker:(349))



Ey serv-i gülzar-ı vefâ

Niçin ettin bize cefâ?

Unutuldu, hayal oldu,

Ettiğimiz zevk u safâ.



Gel gidelim, zevk edelim,

Etme bana cevrü cefâ.



Elâ gözler mestânedir,

Âşıkına bigânedir,

Bilmez misin benim hâlim?

Bu tegafül cânâ nedir?



Gel gidelim, zevk edelim,

Etme bana cevr ü cefâ.

*

Kapıldım ben bir civâne.

Gül nihali, nar fidâne,

Sarılsam ince meyane,



Gel etme cevr ü cefâyı,

Sürelim zevk u safâyı.



Güzeldi tâze edası,

Kameti, serv-i bâlâsı,

Gönlüme düştü sevdası,



Gel etme cevr ü cefâyı

Sürelim zevk u safâyı.

*

Bir pür cefa hoş dilberdir,

Müptelâyım hayli demdir,

Elbet gönül arzu eder,

Şeftalisi her şeb terdir.



Öpebilsem, sarabilsem,

Gül yanağı her şeb terdir.



Yalvardıkça inat eder,

İnsaf eyle gayri yeter,

Üzerine pek varamam,

Korkarım ki kaçar gider.



Öpebilsem, sarabilsem,

Gül yanağı her şeb terdir.



Mûsikîşinaslığı
"...Üçüncü Sultan Selim'in Topkapı Sarayı'nda sürdüğü yirmi senelik tac ve taht saltanatının yanı sıra, çocukluğundan beri bütün içiyle, ruhu ile bağlandığı bir de mûsikî saltanatı vardır. Sûzidilârâ fasıl ve âyininin bestekârı eski edebiyatımızın Şeyh Galip'leri, Esrar Dede'leri ile çağdaş bir şairi, Mevlânâ dergâhının yumuşak gönüllü bir dervişi olan bu içli, hisli insan şehid edilinceye kadar yaşadığı günleri, seneleri Sadullah Ağa, Ârif Mehmed Ağa, Tanburî İzak, Abdülhalim Ağa, Hammâmî-zâde İsmail Dede gibi büyük ustalarla geçirdi. Bu ustalar ses âlemine ibdâkâr kabiliyetleri ile yeni yeni şaheserler kazandırıyorlardı. Üçüncü Selim devrinin bu güzide sanatkârlarını davet eder, gece gündüz bunlarla vakit geçirirdi."



"Mûsikîye genç yaşında başlamış ve bu güzel sanatla en ziyade şehzadeliği zamanında meşgul olmuştur. Tahta çıkınca saltanat gaileleri, hükümet işleri, yenilik teşebbüsleri onun bu meşguliyetine az çok mâni olmuşsa da, vakit buldukça yine yeni yeni besteler vücûde getirmekten geri kalmamış ve kendinin doya doya uğraşamadığı bu güzel sanat müntesiplerini dâima teşvik ve himaye etmiştir."



"Üçüncü Selim'in mûsikî hocaları Kırımlı Ahmed Kâmil Efendi(350) ve tanburî Ortaköylü İzak'tır. Ahmed Kâmil Efendi'den usûl ve eser meşk etmiştir. İzak ise Tanbur hocası idi. Bilhassa peşrev ve saz semâileriyle o devrin ünlü bestekârlarından biri olan İzak'a karşı pâdişâhın fevkalâde hürmet ve teveccühü vardı. Yanına geldiği zaman ayağa kalktığı söylenir. Bir gün huzurda icra edilecek Küme Faslı'na geç kalan İzak'ı harem ağaları içeri bırakmamışlar ve biraz incitmişler. Perde arkasından bu hali gören pâdişâhın fena halde canı sıkılmış ve köleye -Senin gibi binlerce köle bulabilirim, ama İzak gibi bir üstadı bulamam- diyerek adamakıllı haşlamış. Böylece, pâdişâhın da iyi bir mûsikîşinas olması ve bu sanatı, sanatkârları himaye ve teşvik etmesi sayesindedir ki bu devirde mûsikîmiz en feyizli, en verimli, en mükemmel merhaleye erişmişti. Onun sanatla ve sanatkârlarla baş başa geçirdiği zamanlar, hükümdar ve hükümdarlık otoritesinden ne kadar uzaklaştığını, sanatın ne kadar samîmi ve hararetli bir müntesibi olduğunu şu fıkra bize anlatır:"



"Üçüncü Selim bestelediği eserlerin tenkide şayan olub olmadığını öğrenmekten pek ziyâde memnun olurmuş. Düşünülecek olursa mutlakıyetin ve istibdadın hüküm sürdüğü o devirlerde, hükümdar olan bir adamın eserlerinin bendeleri tarafından neşredilmesini istemesinden tabîi bir şey olamaz. Halbuki III. Selim katiyyen böyle düşünmez, eserleri okundukça etrafındaki mûsikîşinasların bitaraf olarak mütaalâ ve tenkitlerini bekler, hattâ bu hususta hulûskârlığa, dalkavukluğa pek canı sıkılırmış. Pâdişâh, Şevk-u Tarab makamında ve Zencir usûlündeki Beste'sinin "zemin" kısmında "Hâne"lerin Fahte usûlü nihayetinde "asma" bir karar verdikten sonra, Çenber usûlünün kaidelerine hatırı sayılır derece aykırı idi. Her zaman olduğu gibi huzurda sual sorulunca bu aykırılık ve yanlışlık için ne cevap vereceklerini düşünen mûsikîşinaslar, bir türlü hatâyı işaret etmeğe kendilerinde cesaret bulamazlar. Nihayet o gece Şevk-u Tarab faslının terennümü irade edilir. Hanende ve sazendeler pür heyecan fasla başlarlar. Beste okunur okunmaz III. Selim durmalarını işaret eder. Zaten beklenmekte olan sual sorulur. Bir dakika evvel Ney, Tanbur, Keman ve hanendelerin sesleriyle inleyen salonu derin bir sessizlik kaplar. Herkes göz ucu ile bir birine bakmağa başlar; kimse ağzını açmağa cesaret edemez. Nihayet pâdişâhın ısrarı karşısında Vardakosta Ahmed Ağa söze başlar ve bestenin usûl ile ilgili kusurunu açıkça anlatır. Buna karşılık olarak

III. Selim."

"— Doğrusu orasının ben de farkındayım; lâkin o nağmelerin başka bir şekle ifrağı mümkün olmamıştı. Yoksa usûl ve kaideye aykırı olduğu malûmdur. Bununla beraber ihtarınız mucib-i memnuniyet olmuştur. Ne ise devam ediniz, der."



"Onun ayrıca yeni yeni birleşik makamlar meydana getirmiş olması hassasiyetinin, zevkinin ve nihayet mûsikî bilgisinin enginliğine delâlet eder. Asırlardan beri işlene işlene en güzel eserlerin bestelendiği belli başlı makamlardan başka Isfahanek-i Cedid, Hicazeyn, Şevk-i Dil, Arazbar-Bûselik, Hüseyni Zemzeme, Rast-ı Cedid, Pesendide, Nevâ Kürdî, Gerdaniye Kürdî, Sûzidilâra, Şevkefzâ makamları onun meydana getirdiği birleşik makamlardır. Şarkı formundaki eserleri de ses sanatının her bakımdan en veciz, en orjinal örneklerdir. Sûzidilâra peşrevi ve bu makamdan iki Beste, Ağır ve Yürük semailer ile saz semaisi klâsik mûsikîmizin en güzel bir takımını teşkil eder."(351)



Sultan III. Selim "Küme" fasıllarını genellikle annesi için yaptırdığı, Sultan Abdülaziz döneminde tren yolunun yapılışı sırasında yıktırılan "Serdap Kasrı" nda icrâ ettirirdi. Balıkhane nazırı Ali Rıza Bey bu kasrı şu satırlarla anlatıyor: "... Ben fakir bu Serdap'ı bir defa ziyaret etmiştim. Ferahlık veren üç taraflı bir daire idi. Dört köşe bir sofa ve yanlarında birer oda olup, her odada eski usûl birer sedir ve çatma yastıklar, kanepe, sandalyeler, yerlerde Mısır hasırı döşeli idi. Sofada bulunan aynanın önüne konmuş saatin üzerinde süslü elbiseler giydirilmiş erkek ve kadın kuklaları bulunuyordu. Bunlar hakkında malûmat almak istedim; çalgısını kurdular, kuklalar da çifte çifte raksa başladılar. Çalgı değiştikçe kuklaların dansları da değişiyordu. Bu marifetli saatin Büyük Napolyon tarafından sultana hediye edilmiş olduğunu hikâye ettiler."



Mûsikîmizde notanın ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu yakından hisseden bu hükümdar, bu yolda da çok çaba sarf etmiştir. Türk Mûsikîsinin bilimsel yönünü inceleyenlerle özellikle yakından ilgilenmiş, din ve milliyet gözetmeden herkesin yararlanmasının yollarını aramıştır. Bir yandan Hamparsum Limonciyan'dan bir nota bulmasını isterken, diğer yandan çağdaşı Ali Nutkî Dede ile Nasır Abdülbakî Dede'lerle dostluk kurmuş, onlardan bu konuda yardım istemiş, teşvik ve iltifatlarını esirgememiştir. Bu sayede "Hamparsum Notası" bulunarak pek değerli mûsikî eserimiz unutulmaktan kurtulmuştur. Nasır Abdülbakî Dede de büyükbabası Nayî Osman Dede'nin kullandığı ve kendi buluşu olduğu notayı geliştirmiş, pâdişâhın sûzidilâra peşrevi ile daha bazı eserleri notaya alarak kendisine sunmuştur.



Tanbûrî ve neyzen olan Sultan III. Selim aynı zamanda mevlevî idi. Bu alçak gönüllü şahane derviş Galata Mevlevîhânesi "Defter-i Dervişan"ına "Selim Dede" diye imza atmıştı. Bütün hayatı boyunca bu ilim ve sanat yuvasını korumuş, her türlü yardımı esirgememiştir. Mevlevî dergâhlarından yetişmiş olan sanatkârların sanat yolunda ilerlemesi için her imkânı sağladığı gibi, bizzat kendisi de sanata istidadı olduğunu gördüğü ya da duyduğu kimseleri mûsikîmize kazandırmıştır. Başta Hammâmî-zâde İsmail Dede, Basmacı Abdi Efendi, Suyolcu-zâde Salih Efendi, Dellâl-zâde İsmail Efendi, olmak üzere pek çok sanatkâr sayılabilir.



Batı mûsikîsine de kayıtsız kalmamış, fırsat buldukça bu mûsikîyi de tanımaya çalışmıştır. Tarihi kaynaklar onun 1793 yılında Sâdabâd dönüşü Topkapı Sarayı'ndaki Şevkiyye Köşkü'nde hazırlanmış olan "frenk rakkasları"nı, 1797'de de "Opera Heyeti''ne temsiller verdirerek izlediğini belirtiyor.



Eserleri
Dinî mûsikîmize ait âyin, durak, na't, ilâhi formundaki eserlerinden başka dindışı mûsikîmizin en büyük formu olan kâr'dan başlayarak beste, semai, şarkı, köçekçe, peşrev, saz semaisi olarak altmış dört eseri biliniyor. Bazı ünlü bestekârlarla ortak fasıllar bestelemiştir. En çok kendi buluşu olan sûzidilâra makamını kullanmıştır. Bestelemiş olduğu mevlevî âyini de bu makamdandır. Unutulan eserleri de vardır. Elimizde bulunan eserlerinin on yedisi sözlü mûsikîye aittir.



(343) Melling: Ressam, mimar ve dekoratördür. Alman asıllı olan bu sanatkâr, bazı sefirlerin tav­siyesi ile Osmanlı İmparatorluğu hizmetine alındı. III. Selim'in kız kardeşleri olan Hatice ve Beyhan sultanların saraylarını dekore etti; bazı binalar yaptı. Ülkemizde çalışan ilk ya­bancı sanatkâr sayılır. İstanbul manzaraları ile ilgili albümü ünlüdür. Bu eser 1969 yılında Yapı ve Kredi Bankası tarafından aslı gibi bastırılmıştır. Eserinin orjinal adı "Voyage Pi-toresque de Costantinople et des Rives du Bosphor"dur; 1819 yılında Paris'te bastırılmıştır. (MNÖ)



(344) Antoine-Louis Castellan (1772-1838), Osmanlı imparatorluğu emrinde çalışmak ve tersane yapmak üzere bir mühendisle birlikte 28 Mart 1797'de istanbul'a geldi; 6 Haziran I797'de ayrıldı. Eski Osmanlı ressamlarının eserleri ile minyatürlerden yararlanarak o zamanki kı­yafetleri ve istanbul manzaraları çizdi. Bu eseri 1811'de Paris'te basıldı ve bu albumla üne kavuştu. Diğer eserleri ölümünden iki yıl sonra eşyaları satılırken farkedildi ve daha sonra yayınlandı. Eserlerinin en ünlüleri (Lettres sur la Grice, Hellespont et Costantinople) ile (Moeures, Usage, Costumes des Ottomans et abregee de leur Histoire)dir (MNÖ).



(345) Ruşen F. Kam, izahlı Müzik, a.g.e.

(346) Ruşen F. Kam, üçüncü Selim," Radyo, c. 5, Sayı 50, s. 4.



(347) Abdülhak Şinasi Hisar, Geçmiş Zaman Fıkraları, Hilmi Kitabevi, Ankara Caddesi, İstanbul 1958.



(348) Ruşen F. Kam, izahlı Müzik, a.g.e.; Üçüncü Selim, a.g.e.

(349) Vasfi M. Kocatürk, Saz Şiiri Antolojisi, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1963.



(350) Ahmed Rasim, Resimli Osmanlı Tarihi.

(351) Ruşen F. Kam, izahlı Müzik, a.g.e.



ÖZALP, Dr. M. Nazmi, Türk Mûsikîsi Tarihi, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Yayın no:3109, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 2000, Cilt 1, s.492-502


--------------------------------------------------------------------------------

ŞEYH ABDÜLBÂKÎ NÂSIR DEDE (1765-1820)



Abdülbâkî Nasır Dede 1765 yılında Yenikapı Mevlevîhânesi'ne yakın bir evde doğdu. Babası ayni dergâhın şeyhi Kütahyalı Ebû Bekir Efendi, annesi ünlü neyzen, mutasavvuf ve bestekâr Nayî Osman Dede'nin kızı Saide Hanım'dır. Ali Nutkî Dede'nin küçük kardeşidir. Öğrenimini mevlevîhânede yaptı; babasının ölümü, ağabeyinin postnişin oluşundan sonra mevlevîhânedeki hücresine çekilerek kendini çalışmaya verdi. Bu arada Arapça ve Farsça'ya çalıştı. Milâs Müftüsü-zâde Halil Efendi'den İslâmî ilimleri öğrendi. Mûsikîyi tekkedeki mûsikîşinaslardan meşk etti. Bu sanattan erken yaşlarında feyz almıştır. Edebiyat ve tasavvufa da vâkıftı. Ali Nutkî Dede'nin şeyhliği döneminde dergâhın neyzenbaşısı idi. Klâsik ney icrasının son ustalarındandır.


Başlangıçta babası tarafından tekkenin vakıf işlerine bakmakla görevlendirilmişti. Babasının ölümünden sonra edebiyat, özellikle Türkçe, Arapça, Farsça yazılmış edebiyat kitaplarının incelenmesine ağırlık verdi. Böylece o yıllarda geçerli olan bütün ilim dallarında geniş bilgi sahibi oldu. Kardeşinin izni ile 1795'de evlendi. Ağabeyinin 1804 yılında ölümü üzerine Hacı Mehmed Çelebi tarafından "Sikke" giydirilerek şeyh tayin edildi. Bu makamda onyedi yıl kaldıktan sonra genç denebilecek bir yaşta 25 Mart 1820 tarihinde öldü ve tekkenin mezarlığına defnedildi.


Mezar taşında bulunan "bir eksik tâmiyeli" tarih mısraı şudur:


"Âlem-i lâhûta cân atdı bu dem Bâkî Dede" 1820 (H. 1237)


İzzet Molla'nın tarih şiirinin son beyti de şöyle:



"Etdi İzzet dâne-i sübhayle tarihin hisab

Şeyh Bâkî buldu fânîden rehâ Allah deyüp" 1820 (H. 1237)


Abdülbâki Dede bir ömür boyu titiz bir araştırmacı olarak bir çok konuya el atmış; edebiyat, tasavvuf ve şiirle derinlemesine bilgi sahibi olarak Esrar Dede"nin takdirini kazanmıştı. Mevlevî Mûsa Sofî Efendi'nin (Mûsa Dede'nin) "Ta'rib-i Şâhidî" adındaki eserini "Şerh-i Şâhidî" adı altında şerhini (açıklamasını) yapmış, Eflâkî Dede'nin "Menâkıb"ıni Farsça'dan Türkçe'ye çevirmiştir. Ağabeyi Ali Nutkî Dede ile "Defter-i Dervişân" adında bir eser hazırlamış olan Nasır Dede bazı tasavvufî gazeller söylemiş, "Nasır" mahlası ve "Hüner" redifli bir kaside yazarak mûsikî ile ilgili eserinin arkasına eklemiştir.


Esrar Dede'nin çağdaşı ve arkadaşıdır. Esrar Dede onun şiir ve edebiyattaki kabiliyetini sezdiği için "-İnşaallah üç senede Divan sahibi olur" temennisinde bulunmuştu.



"Gerek" redifli bir gazelini örnek olarak alıyoruz:



Uşşâka yanma, dilbere resm-i vefa gerek

Gûyâ'ya nâle, goncaya reng-ü bahâ gerek


Canana mâcerâ-yı gam-ü hicrî anma gel,

Ey dil, desen de demesen de bundan bana ne gerek



Âşık onar mı dağ-dağa-i kıyl ü kâ'li liyk

Dilber hemîşe âşıka şefkat-nümâ gerek



Anlamalı hâl-i aşkı kelâm ile bir kişi

Bir yâra derd-i aşka hele âşinâ gerek



Nasır, humâr-ı aşka şarâbın ne şef'i var

Mümkünse gâhi bûs-i lebb-i dilber-i bâ gerek



Türk mûsikîsinin yüzyıllardan beri ihmal edilen bilimsel yönünü ele alarak eski "Edvar" kitaplarını incelemiş, her birini diğerleri ile karşılaştırmıştır. Mûsikînin özellikle fizik ve akustik yönlerini ele almıştır. Sultan III. Selim mûsikîmizde notasızlığın nelere mal olduğunu çok iyi anlayan aydın bir hükümdardı. Bir nota ihtiyacını zaman zaman dile getirmiş, buna bir çare bulunmasını çevresinde bulunan sanatkârlardan istemişti. Bu sanatkârların arasında Abdülbakî Nasır Dede de vardı. Pâdişâhın bu isteğini Seyyid Ahmed Ağa kendisine iletince, mûsikî ile ilgili incelemelerini "Tedkîk ü Tahkik" adı altında, 1794 yılında bir "Risâle"de topladı. Daha sonra bu eserini biraz daha genişleterek ve bazı ekler yaparak "Tahririye" yi yazdı. Bu eserinde dedesi Nayî Osman Dede"nin bulduğu notayı daha geliştirilmiş şekle sokmuş, pâdişâhın Sûzidilâra makamındaki peşrevi ile diğer bazı eserleri notaya almış ve Sultan III. Selim'e sunmuştu. Bu büyük insan ayni zamanda Hammâmî-zâde İsmail Dede'nin mûsikî ve ney hocasıdır.



Abdülbâkî Nasır Dede'nin sanatkârlık derecesini mûsikî sanatındaki uygulama alanında görürüz. Isfahan ve Acem-buselik makamlarında iki mevlevî âyini bestelemiş, bunlardan Isfahan makamında olanı tamamen unutulmuştur. Acem-buselik âyini için Rauf Yekta Bey şunları söylüyor: "... Acem Buselik makamında bir âyini vardır ki, cidden çok nefistir. Kendisine mahsus ruhanî bir lâtiflikte olan bu gönül açıcı eser, büyük bestekârın sesler sanatında ne kadar ince bir hassasiyette olduğu gösteren yeni nüktelerle doludur." Bu iki âyin mukabele günlerinde sık sık okunan âyinler arasında idi. Ayrıca Dilâviz, Ruhfezâ, Gülrûh, Dildâr, Naz, Niyaz, Hisar Kürdî adını verdiği makamlarla bir de "Şirin" adında usûl düzenlemiştir.


ÖZALP, Dr. M. Nazmi, Türk Mûsikîsi Tarihi, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Yayın no:3109, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 2000, Cilt 1, s.507-509
Koskoca Alemde Yalnız Bir Kulum!
Kullanıcı avatarı
neyhane
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
 
İleti: 1181
Kayıt: 28 Mar 2011, 20:57
Cinsiyet: Erkek
Yasadiginiz sehir: İstanbul-I (Avrupa)
Bulunduğu_ilçe: * Beylikdüzü İlçesi
Dogum_Tarihi: 06 Mar 1987

Merhum Neyzenlerimiz

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir