Hosgeldiniz! Anonymous
Özel Arama

SULTAN VELED -1-

Mesneviyi okuyalim okuduklarimizi paylasalim

Yetkili: şüheda, kübra24, aLanur

SULTAN VELED -1-

İleti neyhane » 02 Nis 2011, 01:05

SULTAN VELED

[ Kaddesallahu Sırrahulaziz ]



Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî'nin ortanca oğludur. 1226 (H.623) senesinde Karaman'da dünyâya geldi.Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî hazretlerinin, bu oğluna şefkati ve merhameti çok fazla idi. Geceleri teheccüd namazına kalktıklarında, çocuk olan Sultan Veled ağladığı zaman, annesini uyandırmaz, oğlunu kucağına alırdı. Çocuk, hikmet-i ilâhî kucağa alınır alınmaz ağlamayı keser, teskin olurdu. Sultan Veled, çocukluk yıllarında bile babasını çok sever, onun yanında kalmayı annesine tercih ederdi. Mevlânâ da onu çok sever ve dîn-i İslâma hizmet eden büyük âlimlerden olması için çok duâ ederdi.

Mevlânâ, bir gün oğullarından Sultan Veled'i sağ tarafına,Alâeddîn Muhammed'i sol tarafına almış oturuyordu. Bu sırada yeşil elbiseli nûr yüzlü iki kişi gelip, selâm verdiler. Mevlânâ'dan izin alarak, Sultan Veled'i alıp götürdüler. Bir saatten sonra, tekrar gelip Sultan Veled'i teslim ettiler ve; "Yâ hazreti Mevlânâ! Bu güzel yavrunuz, neslinizi devâm ettirecektir. Dünyâda pekçok kimselerin hidâyete gelmesine, doğru yola kavuşmasına sebeb olacak, dîn-i İslâma uzun yıllar hizmet edecektir." deyip, ayrıldılar.

Mevlânâ, Sultan Veled'e küçük yaşından îtibâren ilim öğretmeye başladı. Onu zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda mârifet, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına âit bilgiler sâhibi eyledi. SultanVeled gençliğinde, her ilimde pek yüksek derecelere kavuştu. Bununla ilgili olarak Mevlânâ, oğluna buyurdu ki: "Ey oğlum SulanVeled! Benim dünyâya gelmemin sebebi, senin dünyâya gelmen içindir. Kalbim mârifetler, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarıyla ilgili bilgilerle doludur. Bu bilgilerin cümlesini sana öğretmekle vazifeliyim." Bir defâ da; "Oğlum Sultan Veled, çok tâlihli ve bahtiyâr biridir. Ömrünün, hep rahat ve huzûr içinde geçeceğini ümîd ediyorum." buyurdu.

Sultan Veled, her bakımdan babasına çok benzerdi. Onu tanımıyanlar, Mevlânâ'nın kardeşi zannederler, oğlu olduğunu tahmin edemezlerdi.

Sultan Veled anlatır: "Babam hazret-i Mevlânâ, birini göndererek beni yanlarına istemişler; hemen huzûr-i şerîflerine çıktım. Bana, tepemden ayağıma kadar dikkatle bakarak, öyle bir teveccüh buyurdular ki, bir hoş olup kendimden geçtim. Bir müddet sonra kendime geldiğimde, tekrar nazar edip teveccüh buyurdular. Bu defâ ölecek gibi oldum. Yine kendimden geçtim. Ayıldığımda tekrar teveccüh ettiler. Kendimden geçtim. Ayıldığımda babam; "Ey Sultan Veled! Önceki teveccühümde, sende öyle bir güzellik ve üstün mertebe gördüm ki, şu ânda hiç kimsede böyle bir mertebe göremiyorum. İkinci teveccühümde başında gâyet güzel Süleymânî taç gördüm. Son teveccühümde, kulağında küpe gördüm ki, ay ve güneş gibi etrâfa ziyâ veriyordu." buyurdu. Birinci nazarlarının îzâhı; bana ihsân ettiği, tasavvuf yolunda kavuşturduğu yüce mertebelerdir. İkinci nazarlarının îzâhı; kendilerinin, bizim ve bütün talebe arkadaşlarımızın başında bulunmasıdır. Üçüncü nazarlarında gördükleri kulağımızdaki küpe ise; oğlumuz Ârif Çelebi'nin büyük bir âlim ve velî olacağına işâretti."

Sultan Veled anlatır: "Daha beş yaşında idim. Bir gün babamın, talebelerine şöyle dediğini duydum: "Ben yedi yaşında iken, nefsim tamâmiyle rûhuma tâbi oldu. Nefsî isteklerimden kurtuldum." Bunu dinleyen talebelerden biri; "Efendim! Biz, sizi devamlı nefsinizle mücâhede eder hâlde görüyoruz. Bu sözünüzü nasıl anlamak îcâbeder?" dedi. Bu suâle; "Nefs, yaratıkların içinde en ahmak olanıdır. Hep kendi zararını ister. Onun yakasını bırakmağa gelmez. Çünkü, en büyük düşman nefstir. Büyüklerimiz, ölünceye kadar nefsle mücâdele etmiştir. Biz de onlara ittibâ edip uyarak, son nefesimize kadar riyâzet ve mücâhedeye devâm ederiz." diye cevap verdi.

Sultan Veled, evlenme çağına geldiğinde, babası ona, en çok sevdiği talebelerinden Selâhaddîn-i Zerkûb'un kerîmesi, Fâtıma Hâtunu nikâh etti. Fâtıma Hâtun dahî, Mevlânâ hazretlerine çok hürmeti olan, çok sâliha, keşf ve kerâmet sâhibi bir hanım idi. Onlardan, evliyânın büyüklerinden Ulu Ârif Çelebi gibi bir muhterem zât dünyâya geldi.

Sultan Veled'in gençliğinde, Konya'ya Şems-i Tebrîzî hazretleri gelerek, Mevlânâ ile tanıştılar. Tasavvufla ilgili ilimlerde Mevlânâ ile pekçok sohbet ettiler. Öyle ki, bâzan sabahlara kadar sohbetin devâm ettiği günler olurdu. Başbaşa yaptıkları bu sohbetlerde, SultanVeled de bulunur, onlara hizmet ederdi. Berâber oldukları zaman, onların odasına Sultan Veled'den başka hiç kimse giremezdi. Bu hâl, günlerce devâm etti. Bâzı hasedcilerin sözlerinden dolayı, Şems-i Tebrîzî Konya'yı terkedip Şam'a gitti. Onun ayrılığına dayanamayan Mevlânâ, oğlu Sultan Veled'i Şam'a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp; "Süratle Şam'a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın! O, Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutublarından biridir. Selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine bildir. İçinde bulunduğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele teşriflerini tarafımdan istirhâm et!" dedi. Sultan Veled, hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam'da babasının târif ettiği handa, Şems-i Tebrîzî'yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu, dilinin döndüğü kadar anlattı. Konya'da bu hâdiseye sebeb olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ'dan özürler dilediklerini de sözlerine ekledi.Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, tekrar Konya'ya gitmeye karar verdi.Hemen yola çıktılar. SultanVeled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kedisi de arkasından yaya olarak yürüyordu. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled'in ata binmesi için ne kadar ısrâr ettiyse de, o; "Sultânın yanında hizmetçinin ata binmesi, bizce yakışık almaz. Hizmetçilerin, efendisinin arkasında yürümesi gerektiğini öğrendik." diyerek, ata binmedi. Sultan Veled, Konya'ya yaklaştıklarında babası Mevlânâ'ya haberci gönderip, Konya'ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya'da tellâllar bağırtılarak, Şems'in Konya'yı teşrif etmek üzere olduğu bildirildi. Konya'nın başta sultan olmak üzere, ileri gelen vezîrleri, hâkimleri, zenginlerinin yanı sıra, bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde, mübârek velî Şems-i Tebrîzî hazretlerini karşılamaya çıktılar. Öğleye doğru Şems-i Tebrîzî ileSultan Veled göründüler. Sultan Veled, atın yularından tutmuş, Şems de atın üzerinde, başı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu manzarayı seyredenler büyük bir heyecâna kapıldılar. Mevlânâ koşarak ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems'in attan inmesine yardım eden Mevlânâ, üstâdının ellerini sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hâfızlar, Kur'ân-ı kerîmi okuduktan sonra, sıra ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini öptüler, sonraMevlânâ'nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî, SultanVeled'in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleri Mevlânâ'ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; "Benim bir serim (başım), bir de sırrım vardır. Başımı sana fedâ ettim. Sırrı mı da oğlun Sultan Veled'e verdim. Eğer Sultan Veled'in bin yıl ömrü olsa da hepsini ibâdetle geçirse, ona verdiğim sırra yânî evliyâlıkta ilerlemesine sebeb olduğum derecelere kavuşamaz." dedi.

Sultan Veled, bir gün babası Mevlânâ'ya, halvete girmek, yalnız ibâdete çekilmek istediğini arz etti. Babası ise; "Benim çektiğim riyâzet ve mücâhedeler, nefsin istediklerini yapmamak ve nefsin istemediklerini yapmak hep sizin içindir. Siz zahmet çekmeyin." buyurdu. Sultan Veled de, müsâade olursa bu işi yapmak istediğini tekrarladı. Bu ısrâra karşı babası müsâade etti. Bunun üzerine Sultan Veled, bir odaya girerek, kapıyı kilitledi. İçeride günlerini; namaz kılmak, Kur'ân-ı kerîm okumak veAllahü teâlâyı zikretmek ile vakit geçirmeye başladı.Her üç günde bir, Mevlânâ ileSelâhaddîn Konevî, halvet odasının kapısına gelip, SultanVeled'in hâlini kapıyı açmadan murâkabe ederler, kalb yoluyla durumunu anlarlardı. Bu şekilde tam kırk gün geçti. Kırk gün sonra halvetten çıkardılar. Mevlânâ oğluna, halvet esnâsında müşâhede ettiği şeylerden suâl edince, Sultan Veled; "Halvete girdiğim üçüncü günden îtibâren, önümden dağlar gibi azametli nûrlar durmadan geçerdi. Bu nûrların içinden "....Allah (şirk ve küfürden başka dilediği kimselerden) bütün günahları magfiret buyurur" meâlindeki âyet-i kerîmesi okundu (Zümer-53). Ayrıca kırmızı, yeşil ve beyaz levhalar görürdüm. Üzerinde "Şirkden başka her günah affedilir yazılıydı." diye anlattı.



Mevlânâ hazretleri vefât ettikten bir hafta sonra, onun halîfesi, vekîli olan Hüsâmeddîn Çelebi, talebeleriyle birlikte Sultan Veled'e gelerek; "Artık bizleri irşâd etmeye, ilim öğretmeye başlamanızı istirhâm etmeye geldik. Zîrâ, mübârek hocamızMevlânâ'ya lâyık halîfe olacak ancak siz varsınız. Bizler, gece ve gündüz cân-u gönülden çalışıp, size hizmet etmekle şereflenelim." dedi. Bu şekilde hocasına ve oğluna sadâkatını ve muhabbetini arzeyledi. Babasının halîfesinden bu gözyaşartıcı sözleri işiten Sultan Veled hazretleri; "Cânım efendim! Siz, muhterem babamın sağlığında onun halîfesi idiniz. Vefâtından önce sorulduğunda, sizi, kendisine halîfe bıraktığını buyurmuştu. Bu sebeple siz, bizim hocamızsınız. Bu vazife size verilmiştir. Başta kendim ve oğlum Ârif Çelebi size tâbiyiz, ne emrederseniz yapmaya hazırız" dedi.

Hüsâmeddîn Çelebi, 1284 senesine kadar talebeleri irşâd eyledi. Onlara doğru yolu gösterdi. Ehl-i sünnet îtikâdını her tarafa yaydı. 1284 (H.683) senesinde vefât edince, yerine Sultan Veled halîfe, vekîl olup, bu vazifeyi üstlendi. Hayâtının sonuna kadar sünnet-i şerîfi yayıp, bid'atleri ortadan kaldırmaya çalıştı.

Sultan Veled zamânında, Mustafa isminde zâlim bir kimse vardı.Malı, mülkü ve akrabâlarının çok olmasından istifâde ederek, bâzı kimselere eziyet ederdi. Bunu Sultan Veled'e şikâyet eylediler. Sultan Veled onu huzûruna çağırıp nasîhat ettiğinde, kaba sözlerle îtirâz etti. Mustafa'nın bu kaba sözlerine sükût eden Sultan Veled hazretleri, o çıkınca; "Bunun bir hafta ömrü kaldığı hâlde, hâlâ yiğitlik taslayıp sıhhatine güveniyor." buyurdu. Mustafa, dergâhtan çıkıp evine giderken, nereden geldiği belli olmayan bir ok, göğsüne saplandı. Bir hafta sonra öldü.

Sultan Veled hazretlerinin oğlu Ulu Ârif Çelebi anlatır: "Babam bir gün hastalandı.Hastalığın ağırlığından, sık sık vefât edeceğini söylerdi. Bir gün vâlideme vasiyetini yazıp verince, vâlidem; "Efendim! Mübârek hatırınızı hoş tutunuz, bu hastalıktan siz vefât etmezsiniz. Âhirete sizden önce ben giderim. Beni kendi elinizle toprağa verdikten sonra, iki defâ daha evlenirsiniz. İkisinden üç oğlunuz olur." dedi. Vâlidem kerâmet ehli bir kadındı. Söylediği gibi oldu."

Sultan Veled, 1312 (H.712) senesinde seksen dokuz yaşında iken ölüm hastalığına yakalandı. Hastalığı sırasında, yedi gün Konya'da zelzele oldu. Herkesin telâşa düştüğünü görünce onlara; "Üzülmeyiniz ve telâş etmeyiniz. Bu, benim vefât edeceğimin haberidir. Zâhiren aranızdan ayrılacağım fakat bâtınen sizinle berâber olacağımdan hiç şüpheniz olmasın. Allahü teâlânın velî kulları, vefât ettikleri hâlde, rûhları ile izin verilen her tarafı dolaşır, darda kalanlara, dost ve yakınlarına yardımda bulunur." buyurdu.Receb ayının onuna rastlıyan Cumartesi gecesi, Kelime-i şehâdet getirerek fânî hayâta vedâ etti.

Sultan Veled hazretlerinin vefâtından sonra, nereye defnedileceği hakkında görüş ayrılığı çıktı.Çelebi Celâleddîn; "Bunun için Mevlânâ'nın rûhâniyetinden yardım isteyelim. Nasıl işâret buyurulursa, o şekilde hareket edelim." dedi. Hâl ehli olan velîler, mânâ âleminde Sultan Veled'in, babasıMevlânâ ile yanyana yattıklarını gördüler. Bunun üzerine kabrini Mevlânâ'nın hemen yanına kazarak, defneylediler. Onun defninden sonra, türbenin üzerinde yedi gün kaybolmadan duran, minâre gibi göklere uzanan büyük bir nûr hâsıl oldu. Herkes, bu nûru hayretle müşâhede etti.

SultanVeled buyurdu ki: "Tasavvuf yoluna girmiş olan kimse nefsine sahib olup, ona muradını, isteklerini vermemeli ki, ahiretde murâdı olan Allahü teâlânın nasıl olduğunu bilemediğimiz cemâl-i ilâhîsini görmek nasib olsun. Bu yolda bulunanlar, kötü huylarını bırakıp, iyi güzel huylarla bezenerek, Allahü teâlâdan feyz ve bereketlere kavuşur."

Sultan Behâeddîn Veled anlatır: "Babam ile bir gün Hüsâmeddîn Çelebi'nin bağına gidiyorduk. Babam beni bir katıra bindirdi. Kendisi, diğer talebelerle yaya gidiyordu. Ben babamın tam arkasında idim. Bir ara babam Mevlânâ hazretlerinin mübârek vücûdunu, Allahü teâlânın izniyle büyük bir nûrun kapladığını gördüm. Etrâfa güneş gibi ışık saçıyordu. Hemen aklıma, babamın büyüklüğünü inkâr edenler geldi. "Böylelerine şaşıyorum, niçin kötü düşünüyorlar?" diye düşünürken, babam geriye dönerek; "Ey Behâeddîn! Sen babanı inkâr edenleri bırak da, kendi nefsini yola getir. Sakın ucb ve kibir hastalığına yakalanmıyasın. Herkes yaya yürürken, sen binek üzerindesin. Bu kadarcık gönül yüksekliği, insanı ucba, kendini beğenmeye götürür, nefsinin ve şeytanın eline düşürür. Onlara hizmet ettirir." buyurdu.

1) Velednâme

2) Menâkıb-ül-Ârifîn; c.2, s.784

3) Risâle-i Sipahsalar; s.132

4) Cevâhir-ül-Mudiyye; c.2, s.120

5) Mevdûât-ül-Ulûm; c.1, s.747

6) Nefehât-ül-Üns; s.525

7) History of Turkish poetry; c.1, s.150





MAÂRİF adlı eserinin önsözünde

HAZRET-İ SULTAN VELED



Meliha Ülker ANBARCIOĞLU



Bahaeddin Sultan Veled, 25 Rebiülâhır 623/25 Nisan 1226 tarihinde, şimdi Karaman denilen, Lârende kasabasında doğdu.

Babası, XIII. yüzyılda Anadolu'da yaşayan büyük Türk mutasavvıfı ve şâiri, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, annesi, Mevlânâ'nın lalası ve dostu olan Semerkandlı Şeyh Şerefüddin'in kızı Gevher Hatun'dur.

Oğlunu çok seven Mevlânâ ona babasının adını vermiştir.(1)

Mevlânâ ve yakınları tarafından Bahaeddin diye çağırılan müellif, daha çok Sultan Veled olarak bilinir.

Gevher Hatun'un küçük oğlu Alâeddin'in doğumundan bir süre sonra ölmesi üzerine, küçük yaşta annesiz kalan Sultan Veled'le, dadısı Kiramana ve üvey annesi Kira Hatun'un annesi Büyük Kira Hatun meşgul olmuşlardır.

Eflâki'nin başkalarından naklen Sultan Veled'in çocukluğu hakkında yazdığı şeylerden, Mevlânâ'nın da çocuğu ile çok yakından ilgilendiğini anlıyoruz: "Hazret-i Sultan Veled küçükken dâima Hazret-i Mevlânâ'nın kucağında uyurdu. Mevlânâ namaza kalkınca o uyanıp ağlardı. Bunun üzerine Mevlânâ, çocuğunu avutmak için namazı bırakır, onu kucağına alırdı. Annesinin sütünü istediği zaman da onu, baba sevgisinin sâf sütü ile doyururdu. Bu mânevi sütle doyan Sultan Veled, tekrar uyurdu." (Manâkıb al-'ârifîn s.428).

Çocukluğu hakkında daha fazla bir şey öğrenemediğimiz Sultan Veled'in ilk öğrenime nasıl ve ne zaman başladığına dair etraflı ve kesin olarak bir şey bilmiyoruz. Yalnız, aydın bir baba olan Mevlânâ'nın lüzum gördüğü andan itibaren çocuğunun eğitim ve öğrenimi ile bizzat meşgul olduğu bir gerçektir.

Sultan Veled'in bir hâtırasını anlatırken: "Henüz küçüktüm; yeni yetişiyor, yeni yazı yazıyordum." (Manâkıb al-ârifin s.441) demesi, Mevlânâ'nın bu lüzumu ne kadar erken gördüğünü açıklıyor.

Böyle iyi bir hazırlık devresi geçirdiği kuvvetle tahmin edilen Sultan Veled, daha sonra, yine Mevlânâ'nın gerek görmesi üzerine, daha sistemli bir şekilde öğrenmek ve yetiştirmek için, küçük kardeşi Alâeddin ile beraber, dedesi Şeyh Şerefüddin'in yönetimi altında, önce Haleb'e daha sonra Şam'a gitmiştir. Eflâkî, bir vesile ile, çocukların Şam'da uzun zaman kaldıklarını yazıyor; fakat ne zaman gittiklerini, ne kadar kaldıklarını ve hangi medreselerde okuduklarını söylemiyor. Mevlânâ'nın da bu sırada çocuklarına büyük babalarına itaat etmeleri ve onu incitmemeleri için yazdığı, onların öğrenmeleri kadar eğitimleri ile de ilgilendiğini gösteren bir mektup (Mektubat-ı Mevlânâ'da)2 vardır. Fakat bu mektuptan da bahsedilen tarihleri öğrenemiyoruz.

Dinî ilimleri öğrendikten sonra Konya'ya dönen Sultan Veled, babasının bulunduğu her toplantıya katılmış, buradaki ilmî, dinî ve tasavvuf! konuşmaları büyük bir dikkatle izleyerek, bilgisini ve görgüsünü artırmıştır.

Eflakî eshâbın ileri gelenlerinden Mevlânâ Hüsâmeddin iskender, Cemâleddin Kumrî, Siraceddin Tatarî ve imam İhtiyarüddin'den naklen şöyle anlatmaktadır: "Sultan Veled, babasından hiç ayrılmazdı; hattâ gençlik çağına kadar daima babasının yanında otururdu. Gençliğinin ilk devrelerinde birçok kimseler onu Mevlânâ'nın kardeşi zannederlerdi. Mevlânâ de bu benzerliğe: "Sen, insanların iç ve dış yaratılışları bakımından, bana en çok benzeyenisin" sözüyle işaret etmiştir." (Manâkıb al-arifin s.428) Ve yine Allahsal dost Siraceddin Mensevihan şöyle rivayet eder ki: "Bir gün Hazret-i Mevlânâ'nın ziyaretine büyük adamlar gelmişlerdi. O gün, marifet esnasında, Mevlânâ, Musa'nın asasının vasfını anlatıyordu: "Musa'nın asası, sihirbazların yetmiş deve yükü ipini ve uydurma takımlarını, Allah'ın yardımı ile, öyle yuttu ki, onlardan en küçük bir iz kalmadı. Böyle hepsini yok ettiği halde, ne büyüdü ne de küçüldü. Şimdi bu eşsiz, benzersiz işe nasıl bir örnek verelim ki, insanların aklına sığsın ve bunun yardımı ile onu kavrayabilsinler"2 dedi ve daima babasının inayet gözünü gözleyen Hazret-i Veled'e: "Bahaeddin, mânayı sen açıkla", diye iltifat etti. Hazret-i Veled, yere kapanıp, bunun örneği şudur: "Bir kimsenin büyük bir sarayı olsa; karanlık bir gecede, bu saraya yanan bir mum getirseler; bu mumun ışığı, sarayın içindeki karanlığı öyle yutar ki, karanlıktan bir eser kalmaz. Buna rağmen mum, ne artar, ne de eksilir" dedi. Bunun üzerine Hazreti-i Mevlânâ hemen kalkıp, Sultan Veledi kucakladı, gözlerinden öptü ve durup durup aferin Bahaeddin! aferin!... İyi anlattın, nadir bir inciyi deldin "buyurdu". (Manâkıb al-arifin s.431)

Eflâki'de bulunan bu ve daha bunun gibi rivayetlerden, Sultan Veledin babasının bulunduğu toplantılara iştirak ettiği anlaşılmaktadır. Mevlânâ'nın bu toplantılarda, oğlunun bilgi ve anlayış derecesini tâyin etmek ve konuşmalarını onun ve başkalarının anlayabileceği, faydalanabileceği bir hale getirmek için bir şekilde oğlunu denediği anlaşılıyor. Sultan Veled'in yirmi yaşında halvete girip çile çıkarması, bu tarz bir yetişmenin onun için ne kadar verimli olduğunu gösterir, Eflâkî, başkalarından naklen, bu olayı bütün ayrıntıları ile anlatıyor: "Hazret-i Veled, yirmi yaşında iken, bir gün Hazret-i Mevlânâ'dan, halvete girip çile çıkarmak için izin istedi. Mevlânâ: "Bahaeddin, halvet Muhammed ümmeti için değildir; bizim dinimizde bid'attır. Fakat Musa ve İsa'nın -Onlara selâm olsun- şeriatında halvetin yeri vardır. Bizim bütün bu çalışıp çabalamalarımız, oğullarımızın ve dostlarımızın, rahat ve huzu­runu yerine getirmek içindir. Halyete lüzum yok; zahmet çekme, mübarek vücudunu inciltme." buyurdu. Fakat Hazret-i Veled: "Mutlaka kırk gün halvette kalıp, çile çıkarmak istiyorum. Yalnız, Hazret-i Hüdavendigâr'dan himmet ve kuvvet dileyecektim." diye ısrar edince, Hazret'i Mevlânâ, izin verip bir halvet hazırlattı ve halvete girdikten sonra ona ara sıra çiçek getirmelerini tenbih etti. Üç günde bir, Şeyh Salâhaddin ve Mevlânâ Hazretleri, halvetin etrafında dolaşıyor ve onu yüklüyorlardı. Kırk gün tamam olunca, yaranın ve büyüklerin hepsi, gûyendelerle hâzır olup, büyük bir gurur ve saygı içinde halvetin kapısını açtılar. Hazret-i Mevlânâ, Hazret-i Veled'in, nura batmış ve yüzünün başka bir şekil almış olduğunu gördü. Hazret-i Veled de, babasının yüzünü görünce yere kapanıp, babasının mübarek ayaklarına sarıldı ve uzun uzun onları öptü. O gün Mevlânâ, ne kadar çok bağışta bulundu! Dostları sevinçlerinden semâ etmeye başladılar. Mevlâna birçok hil'at bağışladılar.

Semâ bitti; ortalık tenhalaştı, en yakın dostlardan başka kimse kalmamıştı. Hazret-i Mevlânâ: "Bahaeddin, haydi! bizim Şeyh Salâhaddinimizin huzurunda, halvette iken Allah'ın sana bildirdiği sırlardan bir remiz söyle, çünkü halvet erbabı, onun tadını almadan yapamazlar" buyurdu. Hazret-i Veled, yere kapandı ve: "Halvetin otuzuncu günü yüksek dağlar gibi, rengârenk nurların, birbiri arkasından gözlerimin önünden geçtiğini gördüm ve o nurun arasından, "Allah bütün günahları bağışlar", diyen bir ses duydum. Bu ses, birçok defalar akıl kulağıma geldi; bu sesin etkisiyle aklım başımdan gitti, kendimden geçtim. Yine, gözümün önünde kırmızı, yeşil ve beyaz nurların peyda olduğunu ve bunların ortasında, "Senin benden yüz çevirmenden başka, bütün günahların affedilir." ibaresinin yazılı bulunduğunu gördüm. Mevlânâ, çığlık kopararak dönmeğe başladı. Dostlar, kıyametler kopardılar. Bunun üzerine, Mevlânâ: "Bu söylediklerin gerçekten, gördüğün ve işittiğin gibidir, hattâ anlattığının yüz katıdır; fakat şeriatın namusu ve şeriat sahibine uymak için, bu sırları kimseye söyleme, gizli tut. Çünkü, çalmadan oynayan bu insanlar, eğer bu gerçeklerin sırrına vâkıf olurlarsa, yıkıcılığa başlarlar. Ümmetten gönülleri zayıf olanların ise, sırları bilmeye tahammülleri yoktur.Bunlar Allah'ın hikmetlerinden habersiz, beşer suretinde eşeklerdir" buyurdu.( Manâkıb al-arifin 421-4)3

Bu şekilde oğlunun istediği gibi yetişmesinden, olgunlaşmasından memnun olan Mevlânâ, sevincini ve oğluna verdiği değeri: "Bahaeddin, benim bu âleme gelişim, senin zuhurun içindir. Benim bütün söylediklerim, nihayet söz­lerimden ibarettir. Halbuki sen, benim işim ve eserimsin." sözleriyle ifâda ediyor.

Sultan Veled, yalnız babasından faydalanmakla kalmamış, gençliğinin ilk devrelerinden itibaren sırasiyle Mevlâna'nın bozan etkisinde kaldığı, ekseriya etkide bulunduğu ve büyük bir değer verdiği, Seyyid Berhaneddin Muhakkik Tirmizî, Şemseddin Tebrizî, Salahâddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebiden de feyz almış, bunlara gösterdiği saygıya karşılık, hepsinin sevgisini kazanmıştır. Mevlânâ'nınki kadar derin, kuvvetli ve devamlı olmamakla beraber, bunların da sırasıyla Veled'e tesir ettikleri anlaşılıyor. Meselâ dilimize çevirdiğimiz Maârif adlı bu kitapta bu etkinin izlerini açıkça görmekteyiz.

Eflâki: Hazret-i Veled, Hazret-i Seyyid Burhaneddin'i canının ve gön­lünün kıblesi yapmıştı. Ona pek çok hizmet ve hürmette bulundu. (Manâkıb al-ârifİn s.429) yazıyor. Yine Eflakinin Seyyid Burhaneddin'e ait olduğunu söyleyip kaybettiği bir hikâyeyi Sultan Veled. Maârifinde anlatıyor. Seyyid Burhaneddin 638/1240 tarihinde öldüğüne göre, Veled bu tarihte henüz on beş yaşında genç bir çocuktur. Onun bilgisini tamamen kavrayacak bir çağda olmamakla beraber, etkisinde kalması mümkündür. Ona saygı göstermesi ve hizmetinde bulunması da bunu gösterir. Sultan Veledin bu şahsiyetlere lâzım gelen önemi vermesinde babasının büyük bir etkisi olduğu gibi, kendi "değer­lendirme yeteneğinin" de payı vardır. Mevlânâ, oğlunu Şems'e murîd yapmıştır; (Manâkıb al-'ârifın s.333) Sultan Veled ise, babasının ölümünden sonra, içten gelme bir kadirbilirlikle, kendiliğinden, Hüsameddin Çelebi'nin mürîdı olmuştur.

643/1245 tarihinde Konya'yı terkederek Şam'a giden Şems'i davet için Mevlânâ, Sultan Veledi Şam'a göndermişti. Salihiye denilen bir kervansarayda Şems'i bulan Sultan Veled, bir hayli rica ve ısrarda bulunarak, nihayet onu birlik­te Konya'ya dönmeğe razı etti. Şems'i kendi atına bindirip, kendisi yaya olarak Şam'dan Konya'ya kadar geldi. Yolda, Şems onu ata bindirmek istedikçe "Şah atlı, köle atlı, böyle şey olur mu?" diye bu teklifi kabul etmedi. Şems Konya'ya gelince, Mevlânâ ve dostlarına Sultan Veledin bu hizmetini övmüş ve "Ulu Allah'ın bağışlarından iki şeyim var: Başım ve sırrım. Başımı içtenlikle Mevlânâ'nın yolunda feda ettim. Sırrımı Bahaeddin'e bağışladım. Eğer Bahaeddin'in ömrü, Nuh'unki kadar olsa ve bunun hepsini harcasa idi, bu yolculukta benden elde ettiği feyzi elde edemezlerdi. Kendisini sizin de ödüllendireceğinizi ve onun kâmil bir pir, büyük bir şeyh olacağını umuyorum." sözleriyle Veled hakkında iltifatta bulunmuştur (Manâkıb al-arifin s.377-379).

Oğlunun, sevdiklerine karşı, bu türlü hizmetlerde bulunmasından çok mem­nun olan Mevlânâ, bir gün medresenin duvarına: "Bizim Bahaeddinimiz bahtlıdır. İyi yaşıyor ve rahatça ölecek." diye yazmıştır.

Sultan Veled, Şems'in tamamen kaybolmasından sonra, babasının teveccühünü kazanan Şeyh Salâhaddin Zerkûb'un da ilgisini çekmiş, onun itimadını ve sevgisini kazanmıştır. Bir gün şeyh kendisine: "Bahaeddin, benden başka bir insana bakma, kimseye iltifat etme. Gerçek şeyh benim. Öteki şeyhlerin sözleri zararlıdır." öğüdünü vermiştir (Manâkıb al-'ârifın s.383).

Sultan Veled, bu zatın kızı Fatma Hatun ile evlenmiştir. Bu hanımdan ilk çocuğu Arif Çelebi'nin doğum tarihi, Eflakinin yazdığı gibi 670/1271 olmayıp, 660/1261 olur ve şeyhin ölümü 662/1263 yılında kabul edilirse, Fatma Hanım evlendiği zaman, babasının hayatta olması mümkündür. Eflâki: "Hazret-i Sultan Veled, bir gün kayınpederi Şeyh Salâhaddiriin huzurunda vaaz etmek istedi" diye Şeyhten, Sultan Veledin kayınpederi olarak söz ediyor. Bir yerde de, Sultan Veledin kayınpederi Şeyh Salâheddin hakkında gösterdiği alçak gönüllülük anlatılamaz, diyor. Bunlar, Sultan Veledin evlendiği zaman, kayınpederinin hayat­ta olması ihtimalini kuvvetlendiriyor.

Fatma Hatundun Mevlânâ'nın evinde büyüdüğünü ve Mevlânâ'nın kendisini çok sevdiğini, ona okuyup yazmayı öğrettiğini, babası Şeyh Salâhaddin'i çok sevdiği için, kızını oğlu Sultan Velede aldığını ve Fatma Hatun'un dindar, faziletli, kerametler gösterecek kadar ermiş bir kadın olduğunu Eflâki'den öğrenmekteyiz. (Manâkıb al-ârifin s.392). Fatma Hatun, Mevlânâ'nın kendisine gösterdiği yakınlığı: "Benim hakkımda, küçüklüğümden beri inayeti vardı. Bana büyüklük ve babalık ederdi." sözleriyle doğruluyor. (Manâkıb al-ârifin s.452), Sonradan, Mevlânâ'nın Fatma Hatun'a yazdığı bir mektup, Eflaki'nin rivayetlerini doğrulayıcı niteliktedir. Mevlânâ, Sultan Velede Fatma Hatun'u üzdüğü için çok sert bir mektup yazarak, karısını hoş tutmasını tenbih etmiştir.4

Bir gün, Büyük Kira Hatun, evdeki hizmetçilere iyi davranmadığı için, Sultan Veledi babasına şikâyet etmişti. Bunun üzerine Mevlânâ: "Allah Bahaeddin'i seviyor, ona sert söz söyleyemem o, hareketlerinde serbest ve kendisine boyun eğilecek bir insandır." sözleriyle oğlunu müdafaa etmişti. Halbuki, gelinine yazdığı mektuplarda, Sultan Veled kendisini incitmeye devam ederse, ona selâm bile vermeyeceğini, hattâ cenazesine gelmemesini vasiyet edeceğini söylemiştir.s Allah'ın bile sevdiğine inandığı oğluna o kadar sert davranması için Mevlânâ'nın Şeyh Salâhaddin'in hâtırasına ve gelininin haklarına, büyük bir önem vermiş olması gerekir.

Şeyh Salâhaddin Zerkûb'un ölümünden (1261) sonra Mevlânâ, mürîd-lerinden Hüsameddin Çelebi'yi halife seçmişti. Etrafındakiler gibi Sultan Veled de bu seçime taraftar olmamakla beraber, babasına duyduğu büyük saygıdan düşüncelerini açıklamamıştır. Son günlerini yaşayan Mevlânâ'ya eshâbın, kendinden sonra halifenin kim olacağını ve Bahaeddin için ne vasiyet edeceğini sormaları üzerine Mevlânâ, ilk soruya: "Hüsameddin Çelebi, ikinciye ise, o pehlivandır, vasiyete ihtiyacı yoktur" cevabını vermiştir (Manâkıb al-ârifın s.300).

Mevlânâ'nın 672/1213 tarihinde ölümünden sonra, Sultan Veled, babasının son arzusuna saygı gösterip, tesis etmekte olduğu hAevlevî tarikatının bu şekilde hareket etmekle, kazancını da şüphesiz gözönünde tutarak, Hüsameddin Çelebi'nin halifeliğini kabul etmiştir. Eflâkî, bu olayı şöyle yazmaktadır: "Hazret-i Mevlânâ'nın ölümünden yedi gün sonra, Hüsameddin Çelebi, Hazret-i Sultan Veled'in huzuruna gelerek ona, babasının yerine geçmesini teklif etti. Hazret-i Veled: Şah'in vasiyeti olduğu gibi hilâfet ve taht sizindir dedi ve Çelebi'nin elini öptü. Böylece onbir sene onu babasının yerinde görmüş, mürşîd bir halife bilmiş ve tam bir samimiyetle ona mürîdlik etmiştir (Manâkıb al-ârifın s.429). Sultan Veled de bunu ibtidanâme'sinde şöyle: anlatmıştır: "Onun zamanında bizim halifemizdin, bundan sonra da hiçbir değişiklik olmayacak. Sen, bir imam gibiydin, biz de imama uyanlardık. Biz, Şah'tan böyle öğrenmiştik. Sen bizim eninde sonunda halifemizsin ve her iki âlemde şeyhimiz ve rehberimizsin."6

Veled'in bu hareketi, yakınları tarafından iyi karşılanmamış, hattâ Büyük Kira Hatun itiraz ederek, onu babasının yerine geçmeğe ve Hüsameddin Çelebi'nin elinden hilâfeti almağa teşvik etmiştir. Bunun üzerine Sultan Veled"Ben onu kendime rehber yaptım halife bildim. Ömrüm oldukça onun peşinden koşacağım" diyerek, sonuna kadar sözünde duracağını belirtmiş ve gerçekten de sözünü yerine getirmiştir. Maârif de, bir insanın hayatta iken, yani ölmeden yerini ve işini elinden almanın, köpeklerin bile yapamayacağı, çok aşağılık bir davranış olduğunu anlatan Sultan Veled'in bunları yazmasına bu olayın sebep olduğu düşünülebilir.

Nihayet, Hüsameddin Çelebi'yi ölmeden birkaç gün önce, mürîdleriyle beraber ziyarete giden Sultan Veled, ağlayıp sızlayarak, ona: "Bu dünyadan göçmenizden sonra benim halim ne olacak? Kiminle oturayım: Canımın besinini kimden alayım? Gönlümün sırrını kime söyleyeyim? Bu ayrılık derdimin ortağı kim olacak?" dedi. Hüsameddin Çelebi, yerinden doğrulup Sultan Velede yaslanarak oturdu ve:

"Canım, nurum! üzülme, keder etme. Bundan sonra karşılaşacağın güçlükleri, sana başka bir şekilde görünmek suretiyle hallederim. Bu şekilde başka birine ihtiyacınız kalmaz. İrşad için önüne çıkan her suretin benden başkası olmadığını bil!" diye onu teselli etmiştir.7

683/1284 tarihinde Hüsameddin Çelebînin ölmesi üzerine Sultan Veled, büyük bir manevî sarsıntı geçirmiş, büyük bir yalnızlık duymuştur. İbtidanâme de bu halini çok samimi ve içli beyitlerle anlatıyor: "O, onyıl sonra bir gün hastalandı ve Allahının huzuruna gitti. Veled, yetim bir çocuk gibi, yapayalnız kaldı. Korkudan ağladı ve çok zayıfladı. Çölde, sığınaksız ve kimsenin şefkatini görmeden yaşayan ve şaşkınlık içinde kalan bir çocuk gibi kendinden ümidini kesti; karanlık ve gam kuyusunda kaldım, diyerek, böyle bir dostun ayrılığının verdiği üzüntü ve keder ile, başını duvarlara vuruyordu." (Velednâme, s. 123.) Bizzat Sultan Veled'in anlattığı bu olaylardan, onun Çelebîye olan bağlılığını ve Çelebi'nin de onun üzerindeki büyük etkisini görmüş oluyoruz.

Halkın dayanılmaz ısrarı üzerine 683/1224 tarihinde Sultan Veled, halifeliği kabul ederek Mevlânâ postuna oturmuştur. Bu tarihten ölünceye kadar bu makamda kalarak eserlerini yazmış, Mev/evî tarikatının sistemli bir şekilde kurulmasına çalışmış, babasının esaslarını koyduğu tarikat âdabına yeni bir takım usuller, kaideler ilâve etmiş, Konya dışında tekke ve zaviyelerin kurulmasını sağlamıştır. İbtidanâme'de, bu faaliyetini: "Hepsi hakkıyla rehber oldular ve her biri şeyh ve rehberliğe lâyıktı. Hepsi bir güneşten birer lâl oldu, hepsine Allah'dan bir müjde erişti; hepsi mertçe yollarına devam ettiler; can­larını ve varlıklarını feda ettiler; biz onlar için şecere yazıncaya kadar onların bağları, hesapsız meyveler verdi; hepsi Faruk gibi sadakat gös­terdiler ve her birinin sesi ayyuka çıktı." (Velednâme, s. 156). sözleriyle anlatmaktadır. Eflâkî de, bunu: "Tam yetmiş yıl, durup dinlenmeden babasının sözlerini açık ve kesin bir ifade ile takrir buyurdu ve sırların şerhinde, haberlerin tefsirinde yed-i beyzâ gösterdi, bütün Rum ülkesini değerli halifelerle doldurdu." (Manâkıb al-'ârifîn s.429) diye yazmıştır.8

Eflakide bu faaliyet tarzını anlatan daha birçok menkıbeler vardır. Bunların menkıbe tarafları nazar-ı itibâre alınmasa bile, ortak ve gerçek olan yanları, Sultan Veledin, etrafını şiddet göstererek değil, zamanını ve çevresini inandıra­bilecek şekilde zekâ ve bilgi mahsulü olan kerametler göstererek kazanmış olmasıdır. Bundan başka, yaşadığı devrin politik ve sosyal durumunun da Onun büyük bir nüfuz sağlamasında, rolü vardır. Birinci Alâeddin Keykubât'tan sonra Anadolu huzur ve refahını kaybederek Moğol hâkimiyeti altına girmişti. Moğol zulmü ile memlekette genel bir huzursuzluk, halkta büyük bir bezginlik meydana gelmiş; bu durum, insanlara gerçek bir mutluluk ve huzur vaâdeden şeyhlerin ve dervişlerin, halk üzerinde büyük bir nüfuz elde etmelerini sağlamıştı. Ebedî bir hayata ve sonsuz bir mutluluğa kavuşmak isteyen ve manen perişan olan insan­lar, mütemadiyen şeyhler ve dervişlere koşmuşlar, bunların düşüncelerini yay­makta oldukları tekke ve zaviyelere sığınmışlardı. Sultan Veled'in de babasının tasavvuf! görüş ve düşüncelerini yayması ve tarikatını kurup kuvvetlendirmesi için, bu durum çok uygun bir zemin hazırlamıştır.

Doksan yıllık ömrünü, medreselerin, özel toplantıların dinî, ilmî ve tasavvufî havası içinde, büyük bir içtenlikle inandığı şeyleri öğretmek ve yaymak amacı ile bazan sadık bir mürîd, bozan otoriteli bir mürşîd olarak çalışmakla geçiren ve halifeliği sırasında Mevlevîliği teşkilâtlı bir tarikat haline getiren Sultan Veled, nihayet 10 Recep 7/2/2 Kasım 1312 tarihinde bir Cumartesi gecesi, sabaha karşı Konya'da öldü.9 Cenaze namazı, kendi vasiyeti üzerine Tacedüddin Aksarayî tarafından kıldırılarak, Mevlânâının yanına defnedildi.10

Sultan Veled ölmeden önce şu rubâyiyi ve beyti okumuş: "Benim gibi, ruh âlemine bakınız; aczi bırakınız, kudretli olunuz. Zarif insanlar birer birer gittiler. Sıra bize geldi, hazır olunuz." "Bu gece mutluluğa erdiğim ve kendi benliğimden kurtulduğum gecedir." (Manâkıb al-arifin s.449).

Risâle-i Sipehsâlâr'da Sultan Veled'in türbesinden üç gün, üç gece göğe kadar nur yükseldiğini, Konyalıların bu nurun ululuğu karşısında hayran kaldığı ve günlerce ağlayarak yas tuttukları yazılıdır.

(Risâle-i Sipehsâlâr tercümesi s.58) Eflâkî de aynı menkıbeyi tekrar ettikten sonra, dostların, bu nurun Sultan Veled'in yerine geçen Ulu Arif Çelebi olduğunu söylediklerini yazıyor. (Manâkıb al-arifin s.448).

Sultan Veledden sonra hilâfete, Mevlânâ'nın hakkında: "Bahaeddin, ben bu çocukta"yedi velinin" nurunu görüyorum; bizim Arifimiz Kutupların nurunu kendinde toplamıştır", buyurduğu Celâleddin Feridun Ulu Arif Çelebi geçmiştir.

Eflâkînin Ulu Arif Çelebîden naklen yazdığı şu hikâyeden Sultan Veled'in Fatma Haturiun ölümünden sonra Nusret Hatun ve Sünbüle Hatun ile evlendiğini ve bunlardan da üç oğlu olduğunu öğreniyoruz: "Bir gün muhterem babam çok hastalanmış, dostları ondan ümitlerini kesmişlerdi. Annem Fatma Hatun, bu sırada bir gece babamın başı ucunda sessiz sessiz ağlayarak murakabeye dalmıştı.Birdenbire, babam gözlerini açarak, Fatma Hatun üzülme, hakkını helâl et. Bu dünyadan göçmenin sırası geldi. Ben ölüyorum, dedi. Annem de: "Hayır! Hayır sen ölmeyeceksin, ben senden önce öleceğim, sen beni mübarek ellerinle toprağa teslim edeceksin; üzülme, için rahat etsin. Benden sonra bir kadınla evleneceksin, bundan bir oğlun olacak, bundan sonra biriyle daha evleneceksin, bundan da iki oğlun olacak. İşte, çocukların baba, baba diye etrafında dolaşacaklarını görüyorum, dedi. Sultan Veled gerçekten, Fatma Hatundan sonra, evvela Nusret Haturila, daha sonra Sünbüle Hatunla evlenerek birinci hanımdan bir, ikinciden iki oğlu olmuştur. Bunlar sırasiyle Âbid Çelebi (Doğumu: 682/1283, ölümü: 730/1329), Emin Zâhid (Doğumu: 686/1287, ölümü: 735/1334) ve Çelebi Vâcid'dir (Doğumu: 685/1286, ölümü: 734/1333) (Manâkıb al-'ârifin s.446). Olu Arif Çelebi'nin 718/1319 tarihinde ölümünden sonra, hilâfete kardeşi Hüsameddin Âbid Çelebi geçmiş, 730/1329'a kadar bu görevde kalmıştır. Bunun da yerine kardeşi Vâcid Çelebi geçerek 734/1333 tarihine kadar halifelik yap­mıştır. Zâhid Çelebi Mevlânâ postuna oturmamıştır.

Sultan Veled'in ilk eşi Fatma Hatun'dan Mutahhara Âbide ve Saraf Arife adlı iki kızı da vardır. Mutahhara Hatun'dan doğma Hızır Paşa ve Burhaneddin İlyas Paşa ve Âmir Şah adında 4 torunu bilinmektedir.
Koskoca Alemde Yalnız Bir Kulum!
Kullanıcı avatarı
neyhane
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
 
İleti: 1181
Kayıt: 28 Mar 2011, 20:57
Cinsiyet: Erkek
Yasadiginiz sehir: İstanbul-I (Avrupa)
Bulunduğu_ilçe: * Beylikdüzü İlçesi
Dogum_Tarihi: 06 Mar 1987

Mesnevi Hakkında

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir